10 Nisan 2008 Perşembe

Kedidir Kediii

Eh, aşağıdakinin de bir aşk öyküsü olmadığını kim söyleyebilir yani?

Hiç kimse!

Efendim, Elektra'nın blogunu takip edenler, bizim bi dönemki -ve her zamanki- kedi maceramızı biliyorlardır. İşte o kedilerin başlangıcı aşağıdaki hikayeye dayanır. Buyurun, buradan da yakın.

Gülten’in Kedisi

Bu, karşılıksız bir aşkın hikayesidir. Gülten’in sokakta bir yavru kedi bulmasıyla başlar, merhametten doğan her marazi aşk gibi, kedinin zavallılıktan kurtulup bir despota dönüşmesiyle son bulur.

Zayıf bir miyavlama sesi, bir anlık bakış, hasta görünümlü şaşkın bir yavru, onu ezmemeyi kıl payı başaran bir araba… Gülten arabadan kaçan kediciği görmemiş gibi davranamadı. Yufka yürekliliğine kızsa da, evde başına gelecekleri bilse de, aldı yavruyu odasına götürdü.

Kedi odaya girdiğinde aniden değişim geçirdi. O zavallı hali aktı gitti üzerinden. Güvenli adımlarla ilerleyip yatağın en yumuşak yerine kuruldu. Gözlerini kurtarıcısına dikip tüylerini temizlerken sanki odanın sahibi oydu. “Ne işin var burada?” dercesine bakıyordu Gülten’e ama Gülten bu bakışlarda inanılmaz bir zarafet buldu. Güzelim yatak örtüsünün çamurlu patiler tarafından berbat edildiğini bile umursamadan “Ay” dedi “Bir prensessin sen.”

Merhametle başlayan aşkın ikinci adımı budur işte. Sevdiğinizde olağanüstü nitelikler bulmaya başlarsınız. Onda zerresi olmayan güzellikleri kendi kafanızda kurgular ve ne yazık ki zamanla siz de inanırsınız uydurduklarınıza.

Aklı başında her insan bu kedinin Prenses falan değil düpedüz bir komplocu olduğunu, sadece dikkat çekebilmek amacıyla araba tekerlerinin altında dolandığını, hasta taklidi yaparak bir eve kapağı atmaya çalıştığını o anda anlardı ama merhametle baştan çıkmış Gülten’de bu akıllar ne gezer? Kedisinin adını Prenses koydu.

Bu unvanla başı taçlanan kedi, arsız arsız miyavlamaya başladı. Sesi hasta bir yavrudan beklenmeyecek kadar hırçındı, hele hele bir prensesten asla! Gülten hemen süt ısıtmaya koşturdu. Bekliyordu ki, açlıktan ölmek üzere olan sıskacık hayvan iştahla süte girişecek. Oysa kedi beğenmedi sütü, bir iki yaladı, bıraktı kenara. Yine miyavlamaya başladı, hem de daha yüksek sesle.

Gülten korktu. Bir yeri kırık mırık olmasındı sakın? “Kucağıma alayım da bir bakayım şuna” dedi, demesiyle de tırmığı yedi eline. Hastalığına verdi bu terbiyesizliği, kızmadı. Ütüyle havlu ısıtıp karnını sarmaya çalıştı. Kedi havluyu da tırmalayıp fırlattı, bağırmaya devam etti.

Bunca gürültüye ev halkının müdahalesi gecikmedi elbet. Ablası koşturup geldi, evde bir kedi istemediğini söyledi, yeğeni ise tam tersini düşünüyordu. Onlar evde kedi olur mu olmaz mı tartışır, Prenses bas bas bağırırken, zavallı Gülten ne yapacağını iyice şaşırdı.

Kedinin bir süreliğine de olsa evde kalabilmesi öncelikle susmasına bağlıydı, bunun için de karnının doyurulması gerekiyordu. Gülten hanımefendiye yemek beğendirebilmek için mutfakla odası arasında koşturdu durdu. O koştururken ablası da tepesine dikilmiş kedinin ne zaman gideceğini soruyor, eniştesinin bu işten hiç hoşlanmayacağını, kedi tüyünün sağlığa zararlı olduğunu anlatıyordu.

Neyse ki abla haklı olsa da merhametsiz değildi, üstelik gürültü ve koşuşturmadan başına ağrılar girmişti. Böylece kedinin çığlıklarını dindirebilmek, sesini kesebilmek için şöyle dedi: “Git de kedi maması al şuna. Susar belki.”

Sütü, peyniri, ekmeği beğenmeyen Prenses soylu bedenine layık mamayı bulunca sustu gerçekten. Karnı doyunca, yatağın ortasında peylediği yere yerleşip maiyetine “Ha şöyle, haddinizi bilin bakalım” bakışları fırlatarak temizliğine kaldığı yerden devam etti.

Gülten’in ablası söylendi: “Ne prensesi, ev göçüren bu. Kedi maması isterim diye tutturan sokak kedisi de görmemiştim hiç.”

Aşkın üçüncü adımında sevgilinizin muhteşem niteliklerini göremeyen körlere kızmaya başlarsınız. Aslında sizin de kızdığınız huysuzluklarına bile bahaneler bulur, bu bahanelere önce kendiniz inanır, sonra çevrenizdekileri inandırmaya çalışırsınız. Bu yüzden “Hasta o” dedi Gülten. “İyileşince böyle davranmaz.”
“Tamam ama iyileşince gidecek, o zamana dek de odandan dışarı adım atmayacak, anlaştık mı?”
“Anlaştık” dedi Gülten gözleri kedisinde. İstenmezlik lekesini de yüklenen zavallıya duyduğu sevgi daha da büyüdü.

“Zavallı” hiç de zavallı görünmüyordu oysa. Ama aşk olanı değil görmek istediğini görür. Bu yüzden daha geldiğinin ertesi günü gayet sağlıklı olduğu, sevilmekten asla hoşlanmadığı, istekleri yerine getirilmediğinde fena halde bağırdığı kesinlik kazansa da Gülten hastalığı nedeniyle böyle davrandığına inanmaya devam etti.

Aşkın dördüncü adımında bağlanma denen tehlikeli sınıra ayak basarsınız. Siz daha ne olduğunu bile anlayamadan sevgiliniz yaşamınızın odak noktası haline gelir. Zamanınızı taleplerine göre ayarlar, hayatınızı isteklerine göre düzenlersiniz. Gülten’e de böyle oldu. İşten gelir gelmez odasına kapanmaya başladı. Onu yalnız bıraktığı için saatlerce özür diliyor, ödülünü tırmıklarla alıyordu. Yine de giderek bağlanıyordu kedisine. Sabah işe gidiyor kedisi, akşam işten dönüyor kedisi... İşteyken bile telefon edip “Prenses”ine ilişkin rapor istiyordu ablasından.

Abla bu baş belasındaki şeytan tüyünü merak ediyordu. Ona kalsa nemrutun tekiydi hayvan, Gülten de dahil olmak üzere kimsenin onu sevip okşamasına izin vermiyor, kötü kötü bakıyor, yanına yaklaşana tıslıyor, en fenası da sürekli miyavlıyordu. Ne hediyeler, ne kutu kutu kedi mamaları kediyi yumuşattı, kedi bağırmaya, tırmalamaya devam etti.

Ablaya göre durum ortadaydı. Prenses evin kendine uygun olmadığına karar vermiş, ait olduğu yere, sokağa dönmek istiyordu. Gülten bu düşünceye burun kıvırdı. Prenses ona büyük bir aşkla bağlıydı bir kere, kesinlikle ondan ayrılmak istemezdi.

İşte bu an marazi aşkın doruk noktasıdır. “Bana ihtiyacı var”dan “Beni delice seviyor”a geçtiğiniz noktada saplantınızdan kurtulmanız olanaksızlaşır. Hani kedi dile gelip “Seni sevmiyorum, bırak yakamı” deseydi bile inandıramazdınız Gülten’i sevilmediğine.

“Gün boyu seni de bir odaya tıksalar, sen de bas bas bağırırsın” dedi ablasına. Ablası kara kara düşündü başına gelenleri. “Hani iyileştiğinde gidecekti bu kedi?” diyemedi. Gülten’in gözleri “Aşkla karardık biz. Sıkıysa ayırın bakalım sevdiğimizden” dercesine bakıyordu çünkü. Sonunda abla da pes etti, baş belasının evin diğer bölümlerine geçmesine izin vermek zorunda kaldı.

Derken Mart geldi çattı, Prenses yüreğinin götürdüğü yere gitmeye karar verdi. Yüreği onu götüre götüre pencere kenarına götürdü, Prenses dördüncü kattan uçtu, hem de iki kez. İlkinde bir mahalle ötede, ikincisinde hemen düştüğü yerde bulunarak eve getirildi.

Gülten ondan kurtulmak için intiharı bile göze alan kedisinin başında aşkın göz yaşlarını döktü uzun uzun. Hani terk etmezdi Prenses onu? Hani seviyordu Gülten’i? Ablasının “Ben sana demedim mi?”lerini duymamaya çalışarak kırık kalbini onardı ve “Canım, insan değil ya, sonuçta kedi bu” dedi. “Mart geçince düzelir.”

Prenses ikinci kaçma teşebbüsü de hafif topallayan bir bacakla sonlanınca birkaç gün sessiz kaldı, başına gelenleri düşündü. Sokaklarda aşk aramanın ona uygun olmadığına, sevgisini evdekilerden birine yöneltmeye karar verdi.

Şimdi bekliyorsunuz ki Prenses onu deliler gibi seven, uğrunda işten bile ayrılarak gecesini gündüzünü ona ayırmaya başlayan Gülten’i seçsin, değil mi? Hayır, hiç de böyle olmadı. Kedi gitti, evde kendisinden en az hoşlanan kişiye aşık oldu: Enişteye. Enişte “Pist!” dedikçe inadına paçalarına süründü, ona ait koltuktan aşağı inmedi. Enişteye sinir geldi, “Ben de köpek alacağım madem” diye tutturdu.

Zavallı karşılıksız aşkı Gülten’in böyle sürüp gitti işte. Şimdilerde Prenses evin tek hakimi olmanın güveniyle salonun ortasındaki tahtından izliyor maiyetini. Eve gelen gidene kötü kötü bakıyor. Canı yemek isteyince Gülten’e gidiyor. Karnı doyunca enişte hariç kimseye yüz vermiyor. Gülten kedisine artık “Cadı” ismini uygun görüyorsa da, onun için tatile çıkmıyor, evde oturuyor. Hala Prensesinin dünyanın en güzel kedisi olduğunu düşünüyor.

“Bu karşılıksız bir aşkın öyküsüdür” demiştim yazının başında. Hani bir ucunda merhamet bulunan, hani en belalısı. İnsanlar arasında da gerçekleşebilirdi pekala, bilirsiniz. Yine de siz siz olun Cadı/Prensesin öyküsünden kendinize bir hisse çıkarmaya kalkmayın. Hiçbir çılgın aşık bir okşamanın karşılığını tırmıkla almaya, evden kaçtığınızda peşinizden koşmaya, başkasına aşık olmaya karar verdiğinizde bile sizi sevmeye devam edecek denli çılgın değildir. Her şeye rağmen sevilebilmek bir tek Prenses’e özgü bir ayrıcalık, her şeye rağmen sevebilmek ise Gülten’e bağışlanmış bir yetenektir çünkü.

Ah, bir kedi olmak varmış şu dünyada ve Gülten’e rastlamak.

Picus- Haziran 2005

8 yorum:

şule dedi ki...

Çok keyifli bir yazı bu :) Aşkın aşamalarını yüzümde gulumseme ile okudum. Aşk aşktir gercekten. Gozu kor, beyni calismaz hale getirebilir rahatlikla...

Arzu Çur dedi ki...

Yaa, sen bi de bizim keyfimizi sorsan Şulecim?:)

Aşk baş belasıdır Şulecim, evet öyledir. Bir hastalık. Ama hangi hastalık bunca iyi şey yaptırır insana ve hangi bela bunca talep edilir?

elektra dedi ki...

ablaaa, sen bu aşk hikayesinn devamını niye yazmıyorsun ki:) teknik destek benden. notları yollarım istersen:)))aşkın meyveleri faslı pek canımı sıkmada da:)))

Arzu Çur dedi ki...

Ah ablasının güzeli... Bu hikayenin devamında espri yapacak hiç bi şey bulamıyorum ki yazayım.

Ben bu durumda "Bu aşkın ızdırabınııı naynanananamnam" diyorum Çamur ritminde:P

ece dedi ki...

Aynı benim kedim Pati bu cadı. Bir de kedi sahibine bernzer diyip beni suçlamazlar mı? ah ah... Halbuki ben Gülten gibi pamuklara sardım da büyüttüm onu, neden böyle oldu... Hadi bu kedi, peki ya diğerlerine ne demeli... :D

Arzu Çur dedi ki...

Üç tane daha var bizde Ece. Çok meraklıysan hemen verelim, kocaman da oldular hani.

Diğerlerine... Onlara denecek bişey yok. Ben kedi sahiplerine söylüyorum söyleyeceğimi. Kedi adı üstünde kedidir kediiii.

delfikahini dedi ki...

Arzu hanım sizin Gülten hanım'ı ve Prenses'i anlamanıza olanak yok. Pekçok kediyi sadece hayvan zanneden insan gibi (Bakara suresinde tariflendiği üzre) kalbiniz ve kulaklarınız mühürlenmiş. Gözlerinizde de perde var.

Kedilere muhalefet edilmez. Eziyet yahut itaat edilir. O bir aşktır, insan aklı yetmez. Dünya kedilerin oyun alanıdır. Bizi oyun alanlarına seçtilerse bize bundan gurur duymak düşer. Gülten hanım muhakkak doğru davranmıştır. Siz ise bu kutsal konuda ancak retorik yapmışsınızdır.

Hoşçakalınız, cür'etimi hoş görünüz.

Metin Solmaz Vatan Bölünmez

Arzu Çur dedi ki...

Pek Sayın DelfiKahiniVatanSolmazMetinBölünmez

Allah aşkınıza şahanesiniz. Gülten'in pek çok kedisi var, hepsini size hibe edebiliriz. En kutsalından selamlarımızla beraber teşekkür bile ederiz. Billa:)