13 Temmuz 2010 Salı

Bahçeden

Bahçeden geliyorum, salıncaktan
Sana lavanta topladım
Üstümde bir söğüt vardı, iki çam
Karışmış dallar birbirine
Arasından gökyüzü, arasından kuşlar

Zamandan konuştuk sabah bir dostumla
“Zamandan başka ne var ki?”
“Her şey zaman değil mi?”
Biz hiçbir şey değiliz orası kesin
Ama kalbimiz acıyor yine de

Bahçeden geliyorum, oynamaktan
Sana kekik getiremedim daha, bir papatya olsun getiremedim
Ne o yok ülkeye gittik, ne korkmadan uyuduk
Ne derdimizi açabildik birbirimize çekinmeden
Ne utanmadan baktık gözlerimize

Sana lavanta topladım

Biliyorum.
Ayrılacağız.

6 Ekim 2009 Salı

Taze şiir

Sonaltından bu baharda yapılacak işlere dair:

Kalbimi çıkardım ve bir zümrüt koydum yerine
Aklımın olduğu yerlerden bulut geçiyor
Mavi türkü, yalnız türkü

Kardeşim benim, az sevgilim
Zeytin yaprağı, rüya bıçağı, kurşun ve kalem
Sana bir kılıç sunuyorum aramıza koyman için

Siyah ve beyaz. Biraz kırmızıyla örselenmiş
Bayrağı gamsız bir gemi olsam gerek
Ki, sana bir şarkı sunuyorum. Ört üstümüzü

Sonaltından bir bahar, dalları iğdeyle kanayan
Krizantem, manolya, nane, sardunya, bağ talanı
Sana kokular sunuyorum bu bahar
Beraber biriktirdiğimiz kokuyu ben aldım gidiyorum çünkü

Notudur: Neredeyse üç yıldır yazdığım ilk şiir. Tutuk biraz ama olsun, biliyorum açılacak yeniden şiir gözüm.

28 Ağustos 2009 Cuma

Sonsuzluk Yalnız Aşkta

Biri demiştir ki:
“Dağa çıkan herkes ermiş olur,
doğasında var dağın erdirmek
ama yine insanlaşırsın dağdan inersen,
düzde işler nasıl dersen bir çobana”

Gerçek bilgisi aşktır yaşamın
Dağımsın benim ve çobanım
insana ereceğim yanında

Bir başkası
gözünü gönlüne çevirmiş,
fısıldamıştır usulca:
“Leyla’dan geçen yol
Mevla’ya götürüyorsa seni
adı aşk olur bunun gerisi heva ve civa”

Gizli incisi kalptir yaşamın
Mevlasın bana ve Leyla
sonsuzluğa eriyeceğim koynunda

“Genlerimiz” der,
derimizden derine inenler
“Genlerimizin seçimleridir bağlayan bizi hayata
ve yumurtaların seçimidir tavuklar,
tavuk yani yumurtadan çıkar”

Tek gerçek hayali, var olmak yaşamın
Kovuğum ben, sen folluğumda altın yumurta
sarıl bana, sarılarımız da sarılsın dünyaya.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Osagai Sözlüğü'nden

Yazarın notu: Aşağıdaki sözlük maddeleri, Yıldız Gözcüsü Osagai Nagoteri Samsa'nın Tehirreya'nın çocuk hükümdarı Pikke Ban'Na'nın yurt özlemini gidermek amacıyla hadigidelimle yaptığı uçuşlar sırasında kaydedilmiştir.

Tlimp-trenna: Kazimagiller familyasından bir çeşit çekirdek ağacı ve onun meyvelerine verilen isim. Havada yetişmesi ve beğenmediği yerden sürüler halinde göç etmesi başlıca özelliğidir. Meyvelerinin hazımsızlığa iyi geldiği bilinir. Ayrıca çekirdeklerini yiyen insanlara zamanı durdurma yeteneği verir. Hazımsızlık ve zamanın ilişkisini bu ağaç sayesinde kuran Kadimnu ünlü görmezlik ilkesini ortaya atmıştır. Bu ağaca ilişkin Ntade’nin göçebe halkları arasında anlatılan bir de öykü vardır. Buna göre, Çoban Mo ile sevgilisi Haira iki yıl boyunca bu ağacın çekirdeklerinden yemiş, ilk görüşte aşkın anısını belleklerine kazımak için. Meyveleri yakalamak pek kolay olmasa da Trissika’lı[1] çocuklar, çekirdekler kanatlanana dek ağacın altında zıplar. Uçan çekirdeklerinin dışı pembe, içi siyah olup, kanatlar saydamdır. Adez şehrinin bu çekirdek ve genç kız saçlarından yapılmış ışıltılı dokumaları pek meşhurdur.

Kazimagiller: Kökeni ulu dağlara ait olan ve oradan bütün Trissika’ya yayılan göçebe bitki ailesi. Üç üyesi vardır: Kazima, tlimp-trenna ve hayra.[2]

Kadimnu: Trissika’lı fizikçi ve kâşif. Elli yıl boyunca tlimp-trenna üzerinde yaptığı incelemeler sonucunda “Görmezlik İlkesi”ni ortaya atmıştır.

Görmezlik ilkesi: Ünlü olmasının nedeni en uzun zamanla en büyük hazımsızlığın ilişkisini kurarak en az işe yarar kuram oluşudur. Bu işe yaramazlık ilkesi Glendator’ların temel düsturu olmuş ve bunun şiar edilerek uygulandığı bir devrimle Glendator İşeyaramaz Devleti kurulmuştur.

Ntade: Trissika’da Kuzeybatı sıradağları ile Deniyalan çölü arasındadır. Göçebe halkları barındıran bu bölge hala tam olarak keşfedilmemiştir.
Ntade’de pek çok topluluk yaşar. Birbirleriyle karşılaştıklarında hepsi birden Ntade’yi terk etme eğilimi gösterirler. Bunun sebebi öykü anlatarak yaşam yaratma yeteneğine sahip oluşlarıdır. Yeteneklerinin diğer halklar tarafından bilinmesi ve sık sık bu yönde talepler gelmesi nedeniyle yaşadıkları yeri ellerinden geldiğince gizli tutarlar. Bu anlaşılabilir bir durumdur. Aksi takdirde yeteneklerinden ötürü hem şanslı hem de şanssız olan bu insanlar, başka hiçbir işle uğraşamayıp kendilerine gelen ve hayatlarını değiştirmek isteyen ziyaretçilerden başka hiçbir şeyle uğraşamaz olurlardı. Çocuk isteyen kadınlar, zengin olmak isteyen köylüler, köylü olmak isteyen bey oğulları, kendilerini de alacak kadar büyük ve yeni bir gezegen isteyen yaratılmamış ruhlar Ntade’li halkların peşine düşer. Ntadeli’ler ise ancak Tlimp-trenna hasadının kötü gittiği yıllarda bu yeteneklerinden yararlanmak için şehirlere gidip iş arar.

Adez: Trissika’nın en önemli şehirlerinden olan Adez, üç tarafı denizler, beş tarafı hayaller, sekiz yönü duvarlarla çevrili bir yarımada üzerinde kuruludur. Trissika tarihinin en şaşırtıcı uygarlığına başkentlik etmiş olup üzerinden Kimler gelmiş, Kimler geçmiştir. Kim uygarlığının yükseliş döneminde yarımadada, bugün hala sürdürdüğü üne kavuşmasında büyük rol oynayan domita üretilmeye başlanmıştır. Bu ışıltılı kumaş Adez’in en önemli geçim kaynağıdır. Adez domitasının dışındaki başlıca geçim kaynakları, tarım, balıkçılık, dar ölçekli madenciliktir.
Adez domitası: Trissika’nın Adez şehrinde üretilen kumaş. Adez ekonomisi büyük ölçüde bu kumaş üzerine kuruludur. Tlimp-trenna çekirdekleri kanatlandıkları sırada toplanarak genç kızların saçı ile birlikte dokunur. Dokuma işleminden sonra ışıksız bir ortamda bir-iki ay bekletilen domita ışığa çıkarıldığında ona ününü kazandıran ışıltısına kavuşur. Günün farklı zamanlarında yedi rengi ayrı ayrı yansıtması bu kumaşın her yerde aranır olmasını sağlamıştır. Adez’i kumaş yapımında olmazsa olmaz bir unsur olan saçları nedeniyle genç kızlar yönetir.

Kimler: Trissika’dan gelmiş ve geçmişlerdir. Bu durum herhangi bir uygarlığa gelip yerleşen ve daha sonra oradan gitmeyerek başa bela olan kavimlere örnek olması amacıyla söylenen “Kimler geldi kimler geçti” deyimine kaynak oluşturur. Buna karşılık göçmen kavimler de yeni yerlere gidebilmek için isimlerini değiştirerek isimlerinden deyim türetme yoluna gitmişlerdir. Bunlardan en ilginci “İşteyine”lerdir. Göçmen İşteyine’ler gittikleri her yeni ülkeye girerken “İşteyine geldik” der.

Buyyüm balığı: Havada uçar, yeşildir, yenir. Haşlanarak preslendiği takdirde sargı bezi olarak ameliyatlarda işe yarayabilir. Ancak bu şekilde kullanmaktan vazgeçip eğitmeyi denerseniz, güzel konuşma yeteneğine sahip bu balıkları hastaeğlendirici olarak da kullanabilirsiniz. Son dönemlerde evlerde beslenmesi moda olan buyyüm balığı için özel yapılmış akva-kafesler eğitim sürecinde büyük kolaylık sağlamaktadır. Bir akva-kafeste bulunması gerekenler çok basit iki gereçten ibarettir.
a) Merdiven: Balığın neyi yapmaması gerektiğini anlamasına yardımcı olacak işlevsizliğe sahiptir. b) Kum: Buyyüm balığı tuvaletini havada yaptığı için kuma denk getirmesini öğrenmesinin bir yararı elbette yoktur. Kum sadece sizin kendinizi sorumluluk sahibi bir eğitici olarak görmeniz için gereklidir.

Glendator İşeyaramaz Devleti: Geçmişte uzun bir diktatörlük ve derebeylik rejimi ile yönetilmiş olan Labemnsat[3] en çok çalışanın en çok işe yarar bulunduğu ve toplumsal zenginlikten çalışma ölçüsünde pay alındığı bir toplumdu. Bir gün bir akıllı çıkıp çalışmanın insan ömrünü tüketmekten ibaret bir kandırmaca olduğunu söylediğinde halkı ona deli gözüyle baktı. (Siz de bakmak isterseniz bkz. Shoryou)

Shoryou: Glendator komutan. D.Ö (Devletten Önce) 70 yılında, bir asilzadenin oğlu olmasına karşın köle isyanını başlattı. 69’da birliklerine o zamanki başkent Hamenu’yu ele geçirmek için sürünme emri verdi. Kendisi de bulunduğu yere yatarak zafer gününü beklemeye başladı.[4]
Labemnsatlılar tamhisa sürüleriyle yüzyıllardır yakın ilişkide bulunuyorlardı. Ekonomileri de büyük ölçüde bu hayvanlara bağlıydı. Shoryou’nun doğumundan itibaren tüm yaşamında bu yakın ilişkinin izleri görülmektedir. Shoryou 11 aylık olduğu halde doğmaya hiç de niyetlenmemiştir. Annesinin durumdan iyice rahatsız olmaya başlaması üzerine ameliyatla alınan Shoryou, doğum anında tüm gücünü kullanarak anne karnından çıkmamaya çalışmıştı. Bebeği dışarı aldıklarında 11 kilo olduğunu, saçlarının ve dişlerinin çıkmaya başladığını hayretle gördüler. Süt içmek için hiçbir harekette bulunmaması üzerine serumla beslenen bebek hızla büyümeye devam etti. Hayatı boyunca hiç hareket etmediğinden ağırlığı 20 yaşındayken 255 kiloya ulaşmıştı. Babasının bir tamhisa tarafından çiğnenerek öldürülmesi üzerine geleneklere uygun olarak saçları üç şerit halinde kazınıp bey asası eline verildiğinde de kımıldamamaya devam ediyordu. Ancak ona artık yerinden doğrulması ve bölgenin yönetimini üstlenmesi söylendiğinde hayatının en büyük kararını almak zorunda kaldı. Yönetmek, yönetilmek, hareket gerektirecek herhangi bir iş yapmak istemiyordu. İlk kez ayaklarının üstünde doğrularak etrafına toplanmış kölelere şöyle dedi: “İşi bırakın! Kaybedeceğiniz yalnızca ücretiniz, buna bağlı olarak uçan evleriniz, her istediğinizi yapmaya hazır eşleriniz, yılda iki kez çıktığınız tatiller, çocuklarınızın geleceği ve banka hesaplarınız olacaktır. Bunun karşılığında sonsuza dek hareket etmeme hakkına kavuşacaksınız” Bunları söyler söylemez yere yığıldı ve ancak yirmi yıl sonra devlet başkanlığı sarayına gitmesi gerekirken ayağa kalktı. Neyse ki saray yattığı yerin hemen dibinde inşa edilmişti. O sıralarda tahmini ağırlığının 650 kilo civarında olduğu söylenmektedir.

[1] “Trissika” sözcüğünün tam olarak nereyi işaret ettiğini anlayamadım. “Trissika nerede?” diye sorduğumda bana “Trissika’da” dediler. “Burası da Trissika mı, siz Trissika’lı mısınız?” diye sorduğumda ise, tıpkı gezegenin adını sorduğumda olduğu gibi anlamaz bakışlarla karşılaştım. Bu sorunun yanıtını da, Adez’de öğrenebileceğimi umuyorum.
[2] Biz’lerin, kazimagillerin diğer iki üyesi olan kazima ve hayra hakkında anlattıkları en az tlimp-trennalarınki kadar ilginçti. Ancak herkes farklı bir öykü anlattığı için bu bilgileri raporuma şimdilik eklemiyorum. Bu iki bitki türü hakkında bana verilen bilgileri Adez’de pekiştirerek ikinci raporuma ekleyeceğim.
[3] Anlayabildiğim kadarıyla Labemnsat’a ait bilgiler Glendator’lar tarafından tahrifata uğramış. Bizler’in Labemnsat hakkında bilgisi isminden ibaret.
[4] Devrimin başlangıç tarihi konusunda tarihçiler tartışma içindedirler. Skurrat’ın başını çektiği tarih okulu devrimin başlangıcını devletin kurulmasıyla ele alır, Tridan okulu ise bu başlangıcı Shoryou’nun doğumuna kadar uzatmaktadır. Buna dayanak olarak doğumdaki olağanüstülüğü göstermektedirler.

11 Ağustos 2009 Salı

Çokluğun Yasaları

1.
içine azıcık su konmuş bardak
kulağa götürüldüğünde
deniz sesi yansılar

az olan her şeyde çoğalmaya özlem var

2.
türdeşlerini sevmenin bir yolunu bul
bak yosunlara
toplanmıyorlar mı bilmeden

aynı taşın etrafında

3.
az ol öz ol diyene inanma
yokluğu biliyormuş madem
neden geri dönmüş söylemek için sana?

azlığıyla övünenin çoğalmaya açlığını unutma

4.
ateş ateşle beslenir
su çoğalır daha çok suyla
kan grubunu çoğalt sen de

beslenir insan kardeş kanıyla

5.
sağ cenahı savaşlı filmlerin
sol karesi sevişmek olur
ölüme karşı durur hayat

çoğalmanın yasası budur

7 Temmuz 2009 Salı

Merhaba

Ben senin ardına düşmenin yolunu buldum
dedim ki:
“Her otel odasını arkasında evi gibi bırakan kadın
evini de otel gibi kullanır”
İşte ben de seni bulmanın yolunu
-böyle düşünerek- mücevher kakmalı bir zindana
yerleştirip akıl çantama koydum.

Soğuktu. Kış kokuyordu. Bu kokunun ozon olduğunu kimse söylememişti bana.
Ben hala bir mucizenin keyfini çıkarıyordum.
Yapraklı dallar çoktan gitmişti kuş cennetine,
ayılar inlerine çekilmiş ayıp olmasın hesabı çizgi film bir uykuyu zorluyordu.
Ben yola çıktığımda böyleydi anlatmaya çalıştıkların.

Seni bırakmıştım ve sana dönecek kocaman bir elips vardı arkamda.
Beni sana bağlayan etene
ayrılıktı.
Ben tam da bunu buldum.Yola koyuldum.

19 Haziran 2009 Cuma

Sarıyer-Taksim Minibüsü Ya da Uyduruk Bir Tarihçe'den

1987

Bıyıklarını kemiriyordu İsmail sinirden. Ödenmemiş borçlardan illallah demişti, deli oluyordu düşündükçe.
“Ne radyasyonu ağabeycim ya?” dedi Dursun’a. “Yok öyle bir şey. Bu söylentileri çıkarıp da halimize sebep olanın Allah belasını versin. Millet korkusundan balık yiyemiyor.”
Gırtlağını gösterdi.
“Nah buramıza kadar borca battık. Üç yüze sattım palamudun çiftini, alan olmadı. Çalıştırdığım adamın parasını ödeyemedim. Balıklar elimde kokuştu, denize döktüm nimeti.”
Çernobil faciası olarak bilinen olayın üstünden bir yıl geçmişti. Olay önceleri çok ciddiye alınmamış, hatta bir bakan elinde ince belli bardaklarla gazetelere çarşaf çarşaf poz vermiş, “Bakın ben de içiyorum. Radyasyon olsa içer miyim?” demek zorunda kalmıştı.
Aynı gazeteler daha sonra ince belli bardaklardaki tavşan kanı çayların ithal olduğu dedikodularına da yer verecekti. O günden on beş yıl sonra ülke birer birer en güzel çocuklarını kurban verecekti o buluta. “Sevdalık iyi şeydir, ben daha yeni başladım” diyen Kazım ölecekti gökyüzüne baka baka. “Savaşa tüm benliğimle karşı çıkıyorum,” diyen Nazan ölecekti.
O günlerde bunu kimse bilemezdi ama yine de herkes korkuyordu. Kanser olacaklardı. En geç yirmi yıl sonra ülke sakat, hastalıklı insanlarla dolacaktı. İthal mallara saldırıyordu herkes kapış kapış.
“İthal palamut getirtseydin”dedi Dursun İsmail’e.
“Gözü batasıcalar, tat tuz yok ki onlarda da. Ne yapayım, etikete ithal yazıp bizimkileri koydum tezgaha”
“Ne yaptın İsmail? Bak Samsun’da ne çok sakat doğum olmuş. Kadıncıklar bebelerini aldırıyormuş korkudan.”
“Yok be ağabeycim, tevatür onlar. Ta Rusya’da patlayan atom nereden gelip bizim balıkları vuracak?”
Pek aklı yatmamıştı ama borç ne demek bilirdi Dursun. İsmail’in hali hal değildi, yazıktı. Bir şey demedi adamcağıza, sigarasını içti, sustu.
“Ben burada ineyim ağabey” dedi İsmail biraz sonra. “Bir iş var, olursa kurtuluruz bu parasızlıktan. Dua et e mi?”
“Hadi bakalım,” dedi Dursun. “Söylemedin ama ne olduğunu, hayırlı çıkar inşallah”
“Hayırlı iş, hayırlı” dedi İsmail. Minibüsten indi.
O inerken ufak tefek bir kadın el etti az geriden.
“Dur, dur!”
“Tamirhaneye gidiyorum bacım”
“Otobüs durağına bıraksan da yeter amca,” dedi kadın. “İşe geç kaldım.”
“Bir kız bana emmi dedi neyleyim” diye geçirdi içinden Dursun.
Kadınaysa “Geç, buyur” dedi.
Düşündü Dursun.
“Nereden çıktı sabah sabah bu amca lafı canım? İsmail de bana abi dedi durdu. Saçımız ağardı İsmail efendi saçımız, yaşımız senden genç şükür”
Aynaya baktı, yüzünde öyle fazlaca da kırışık yoktu hani.
Minibüs kıs kıs güldü Dursun’a. Minibüsün güldüğünden habersiz Dursun da güldü.
“İyice İstanbullu olduk be! Erkek adamın yaşı dert etmesi olacak şey mi? Yakışıyor mu sana hey gidi Dursun?”
“Burada ineyim mi amca?” dedi kadın. Durdu minibüs. Kadın borcunu sordu, “İstemez,” dedi Dursun. Teşekkür etti yolcusu, indi aşağı.
Kediler bir hoştu, köpekler ayrı. Bahar dalları pembe beyaz tomurcuklanmıştı ve minibüs tamircinin yağını suyunu kontrol ederken kurcalayacağı yerlerini, Dursun gerçekten amca denecek denli yaşlanıp yaşlanmadığını düşünüyordu.
Akşama kadar bunu düşündü. Saçlarını, bıyıklarını boyatan arkadaşlarıyla dalga geçerdi ya, yine de…
Acaba o da mı boyatsaydı? Yok canım, daha nelerdi artık. Herkesin diline düşerdi valla. İyisi mi o da babası gibi teselli ederdi kendini: “Beyazlayan saç dökülmez”
Dursun’un babası mezarından bir selam çaktı oğluna “Takma lan kafana,” dedi. “Saçların beyazlasın tek, gönlüne kar yağmasın da.”
Bahar rüzgarı selamı taşıyıp getirdi, Dursun’un aklına babasını düşürdü. Rahmetlinin son günlerinde bile “Bakma kız saçımın ağardığına, gönlüm genç benim” diye diye annesinin peşinde dolandığını anımsadı Dursun, güldü. Cilveli kız saçı gibi içini şenlendiren rüzgara verdi bağrını, koklaya koklaya ciğerlerini sevindirdi.
Tamer tamirhanenin sahibiydi, ellerindeki yağı üstüpüye silerek geldi. “Hayırdır?”dedi “Gevrek simit gibi ne gülüyorsun?”
Minibüs nefret ediyordu bu adamdan. Bir de Dursun’la yavşak yavşak konuşuyordu herif, iyice illet oluyordu.
“Zevzek, sana mı düştü Dursun’un derdi?” dedi. “Hem işini doğru dürüst yapma, hem de açığını kapamak için muhabbete soyun.”
Aynayı süsleyen boncuklu kuş cikir cikir güldü.
“Hadi, hadi nesi varmış adamın? Güzelce elden geçirdi seni işte, kız gibi oldun, homurdanıyorsun bir de. Doktora götürülen çocuklar yapmaz yaptığını.”
“Doğru konuş, atarım seni ite köpeğe. Kız da sana benzer, çocuk da.”
“Hayda! Lafın gelişi söyledim yahu, amma da terssin bugün.”
“Benim gibi zırt pırt kıçını başını kurcalasalar sen de ters olursun. Bir değil iki değil, ne bu canım? Hadi Tamer tamirci, işi bu diyelim. Ya Dursun’a ne oluyor? Her Allah’ın günü de motor açtırılmaz ki? Tıkır tıkır gidiyoruz işte.”
“Hiç kusura bakma ama bu kadar titizlenmese Dursun, zor giderdin öyle.”
“Tabii tuzun kuru senin, konuş bakalım. Asılmışsın en şahane yere, manzara seyrede seyrede geziyorsun sayemde. Tek bildiğin cik cik ötmek.”
Boncuktan kuş minibüsün sinirinin tepesinde olduğunu bir tamam anladığından en iyisi cevap vermemek buna dedi, sustu. Dursun’la yarenlik eden Tamer’i seyretti bir süre, daldı gitti.
“Tek bildiğim ötmekmiş, hem de cikir cikir, ha? Oysa ne çok dert, acı gördüm,” diyordu içinden. “Hapishane kuşuyum ben. Kötü adam olduğundan değil borç belasına içeri düşen biri yaptı beni. Ya o borcu neden yapmıştı, onu biliyor musun minibüs efendi?”
Boş verdi kuş tıpkı onu yapan adam gibi. “Boş vermezsen aklını kaçırmak işten değil bu dar-ı dünyada” derdi zavallıcık. Ne kızının tedavisi için başını belaya soktuğunu takıyordu kafasına, ne de içeri düşer düşmez karısının kızı da bırakıp baba evine dönmesini. Adam gün günden eriyen kızını, bir başkasıyla imam nikahı yapıp yaşayan karısını, “Bu kıza ben de bakamıyorum a oğlum” diye başının etini yiyen yoksul anasını düşüne düşüne çözemediğinden boncuğa vurmuştu kendini. Minibüse baksan kuş bilmezmiş hiç derdi. Laf işte. Nereden bilecekti minibüs, kuşun yaratılma sebebiydi hüzün.
Evet, bildiği tek şarkı vardı kuşun cik cik onu söylerdi. Ne yapsın melodisi neşeliyse? Adam da kuşu örerken boncuk boncuk, bunu söylerdi: “Hey gidi gidi koca dünya dert küpü müsün? Söyle fani dünya söyle gam yükü müsün?”
“Gam yükü de olsa güzel, dert küpü de” dedi minibüs. Sezmişti kuşun aklından geçenleri. “Kusuruma bakma, buradayken sinirli oluyorum biraz.”
Dursun Tamer’le el sıkıştı, bindi minibüse. Sanki huysuzluğunu anlarmış gibi okşadı direksiyonunu emektarının. “Bugün çalışmak yok koçum” dedi. “Yengeni, çocukları alıp Emirgan’a gidiyoruz.”
Minibüs kabusu olan tamirhaneden kurtuluş sevinciyle bir ok oldu fırladı hemen. Yolcular yerine Dursun’un karısını, çocuklarını taşıyacağı için de sevinmişti. Kuş bitmeyen şarkısına başladı. Dursun da eşlik etti ona.
İsmail o saatlerde sıska, çenebaz bir adamın yazıhanesindeydi. Tayfa yazılmaya gelmişti. Uzun yola çıkacaktı, ailesinden uzak kalacaktı ama avansla borcunun bir kısmını kapamayı da başaracaktı inşallah. Tekneyi kriz sırasında satmıştı zaten. İstanbul’da kırk yaşından sonra onun bunun maskarası olacağına, bilinmedik bir yere gider, başını eğecekse dosttan düşmandan uzak o yerde eğerdi. Fakat iş istemeye geldiği adamın çenesi sinirlerini gerdikçe germişti, bıyıklarını kemiriyordu. İşe alınacağından emin olsa çekerdi adamın saçma sapan muhabbetini de, o laf da açılmak bilmiyordu bir türlü. İsmail konuya girmeye çalıştıkça adam çeviriyor, İsmail’i buraya yollayan ortak tanıdıklarıyla çocukken oynadığı çelik çomaktan giriyor, İstanbul’un yaşanacak hali kalmadığından çıkıyordu.
Dayanamadı İsmail, “Hemşerim, acil işim var benim,” dedi sonunda. “Şu bizim iş meselesi...”
Adam ayağa kalkıp elini uzattı, “Dur yahu, nereye? Bir çay daha söyleseydim,” dedi yarım ağız.
Anladı İsmail neticeyi, iş falan yoktu ona burada.
“Eyvallah” dedi, “Başka zaman inşallah.”
Omuzlarını düşürdü, çıktı yazıhaneden. Onu buraya gönderen arkadaşını bulup iyice bir kalaylamak için hışımla Karaköy’e gitti.
Dursun’un sabah sabah sinirini bozan ikinci kişi, hani şu işe yetişmek için Dursun’a el eden kadın da İsmail kadar sinirliydi tam o anda.
Bir yastığı daha hanımın keyfini yerine getirmek için yeniden kabartırken “Nereden çattım bu belaya?”diyordu.
Komşularına özenmiş, üç kuruş para kazanmak için gündelikçiliğe başlamıştı Hayriye. Zavallının şansına ilk müşterisi tüm İstanbul’u dolaşsan daha huysuzunu bulamayacağın bir ihtiyardı.
“İhtiyar mihtiyar ama benden dinç be. Herkesi öldürür mezara koyar da, yine de buna bir şey olmaz.”
Yaşlı kadın mutfaktan seslendi. Hayriye pof pof ettiği yastığı koltuğa fırlattı. Yastık neredeyse patlayacaktı “Canın çıksın inşallah, ellerin kopsun” dedi Hayriye’ye. Sanki yastığa yanıt verirmiş gibi dakkasında bir “Aman!” nidası yükseldi mutfaktan.
İhtiyar kadın bastonu falan fırlatmış, tezgahın tepesine çıkmış dolap üstlerini kontrol ediyordu mutfakta. “Aman teyzecim, düşeceksin maazallah. Ne işin var senin orada?” dedi Hayriye kadına. Bir yandan da bacağına yapışmış düşmesin diye tutuyordu.
“Ya, bakmayayım da kazıkla beni değil mi? Hepiniz aynısınız, hepiniz. Ben sana demedim mi dolapların üstünü de sil diye, ha?”
“E, sildim ya teyzeciğim”
“Silmişmiş. Hadi oradan. Bir karış yağ var burada”
Hayriye lahavle çekip “Tamam teyzeciğim” dedi. “Sen şuradan güzel güzel bir in de ben yine sileyim oraları.”
“Hayır efendim, inmeyeceğim. Gözümün önünde sileceksin. Ver bakayım şu bastonu sen bana”
Böylece akşama kadar Hayriye ovdu parlattı, kadın yeniden yeniden yaptırdı bastonuyla göstererek. Mutfak tezgahından indiklerinde hava kararmıştı.
“Ben artık gideyim” dedi Hayriyecik
“Olmaz” dedi kadın. “Daha hiçbir şey yapmadın. Camları silmedin, kapıları ovmadın. Ütü tepeleme duruyor.”
“Ama teyzeciğim dolaplar çok uğraştırdı, gördün işte. Hem saat geç oldu. Çocukları komşudan almam gerek. Bizim bey de kızar, geç kalırsam bir daha hiç göndermez sonra beni. Ben şimdi gideyim, onları da haftaya geldiğimde yaparım artık.”
Kadın bastonunu sallaya sallaya üstüne yürüdü Hayriye’nin. “Vay uyanık köylü vay! Çok kurnazsın demek? Hayır efendim, bütün işler bitmeden hiçbir yere gidemezsin, gidersen de beş kuruş vermem bilesin.”
Tepesi attı Hayriye’nin.
“A, üstüme iyilik sağlık. Bütün gün eşek gibi çalıştım be kadın. İnsafın kurusun.”
“Ne? Bir de üstüme yürümek ha? Hemen şimdi açıyorum telefonu, çağırıyorum polisi. Hırsızlığa girdiğini, beni öldürmeye kalktığını bir bir anlatacağım.”
Hayriye’nin ağzı bir karış açık kaldı, boğazı düğümlendi. Kadın telefona seğirtirken yapıştı koluna. “Aman etme,” demesine kalmadan, kadın o incecik sesiyle öyle bir çınlattı ki ortalığı az daha bayılıp düşecekti korkusundan.
“Yetişin komşulaaar, boğuyorlaaar, öldürüyorlaaar”
Hayriye evden nasıl fırladığını bilemedi. Hala arkasından bağırıyordu kadın. “Hırsızlar! Katilleeer!”
Hayriye bacakları titreye titreye koştururken merdivenden kaydı, düştü. Oturduğu yerde ağlamayla karışık bir sövgü tutturdu: “Size de, evinize de, dolaplarınıza da, merdiveninize de…”
Bütün günün hıncını almak istercesine merdivene bir tekme attı, topallaya topallaya kaçarken de apartmanın kapısını güm diye çekti, yer gök inledi.
Merdivenle kapı bağırdılar arkasından: “Ayağın kırılsın, beter ol, bir daha da gelme buralara.” Şişli’nin Şişli olduğu zamanlarda milyoner Rıza Selahattin Bey’in zevkiyle kurulmuşlardı buraya. O zamanlar böyle köylüler değil bunca gürültü çıkarmak, korka korka açarlardı kapıyı, bin bir saygıyla çıkarlardı merdivenlerden.
“Çok değişti dünya” dedi kapı. “Ne olacak halimiz bilmem.”
“Haklısın,” dedi merdiven. “Giden gelenin yenir yutulur hali kalmadı.”
İç çekerek eskilerin hayaline daldılar yine. Parfüm kokulu kürk mantolu güzel kadınlar, şapkaları frakları eldivenleriyle şık, çapkın erkekler, partiler, toplantılar, kat aralarındaki heyecanlı flörtler. Nasıl da geride kalmıştı tüm bunlar.
Hayriye korkudan, kızgınlıktan bitap koştu epeyce. Kadının arkasına polisleri takacağını düşünüyordu. Nefes nefese otobüs durağına ulaştı, bir köşeye çöküp ağlamaya başladı. Bedeni sızlıyordu yorgunluktan.
“Neden ama neden?” dedi. “Bütün gün çalıştım, ne dediyse yaptım. Üç kuruş için böyle çirkeflik yapılır mı?”
Korkusu geçip de kızgınlığı ağır basınca “Polise asıl ben gideyim,” diye düşündü. “Anlatırım. Canımı çıkardı, paramı vermedi, bir de beni tehdit etti derim.”
Ama nasıl ispatlayacaktı olanları? Kadın şuyum kayboldu, buyum kayboldu derse ya? Kızgınlığı çığ gibi büyürken başka bir şey geldi aklına. Döndü geri.
“Kusura bakmayın hanımefendi” dedi kapıyı kuşkuyla aralayan kadına. “Yorgundum da ondan öyle davrandım az önce. Haklısınız, iş bitmeden gitmek olmaz. Hava karardı, artık camları silemem ama bari kapıları bitireyim. Para mara da istemez, yarın gelir camları da silerim. O zaman verirsiniz.”
Kadın gözlerinde zafer kıvılcımlarıyla açtı kapıyı. “Ha şöyle, adam olun biraz” dedi yana çekilirken. “Madem geldin, kapılardan önce halıyı sil bakalım.”
“Hiç merak etmeyin, pırıl pırıl yaparım” dedi Hayriye.
Gitti bir kovaya su doldurdu, bolca çamaşır suyu ekledi, geldi. Ah ne yazık, ortadaki camlı sehpaya çarpınca sabah tertemiz sildiği koltuklara döküvermesin mi hepsini? Al kadife koltuklar önce pembeye, sonra çirkin bir kahveye dönerken “Amanın!” dedi, “Gördün mü bak bir gıdım çamaşır suyunun ettiğini?”
İhtiyar kadına söz bırakmadan telaşla silmeye başladı koltukları. “Siz hiç merak etmeyin,” diyordu. “Şimdi çıkarırım bir şeycik kalmaz.”
Yaşlı kadının ağzı bir karış açık kaldı. Neden sonra kendini toparlayıp tısladı: “Bırak, bırak diyorum sana. İyice beter ettin. Aptal!”
Boynunu büktü Hayriye: “İstemeden oldu vallahi.”
Kadın boğulur gibi çöktü bir sandalyeye. Kızgınlıktan bastonunu da düşürdü yere.
“Gitti canım koltuklar. Ah kafam ah, zorla sürüye giden köpekten hayır mı gelirmiş?” Süklüm püklüm bakınan Hayriye’ye “Su” dedi, “Çabuk bir bardak su getir bana. Fena oldum.”
Koşa koşa mutfağa gitti Hayriye, hanımefendi mutfaktan gelen büyük şangırtıya koştuğunda bir de baktı, porselen takımın çorba kasesi yerlerde. Neredeyse yüz yıllık bir takım. Parçasını bulmanın mümkünü yok.
“Ay nasıl oldu anlamadım hanımefendi” diyordu Hayriye, “Size bir şey olacak diye korkudan elim ayağıma dolaştı iyice.”
Kristal bardağa doldurduğu suyu kadına götürdü, fakat bardak da kadının elini bulamadan yere düştü. Kadıncağız onun da kaç yıllık olduğunu düşünemeden yığıldı olduğu yere.
“Git,” dedi fısıltıyla Hayriye’ye. “Çabuk defol git buradan.”
“Olmaz, daha kapıları sileceğim.”
“İstemez. Allah belanı versin senin de yapacağın işin de.”
“Ama param ne olacak?”
Hayriye merdivenlerden inerken kuş gibi hafifti bu kez, kapıyı çekerken de öyle. Gündeliğini cüzdanına, cüzdanını da çantasına yerleştirdi. Hayriye ille de kapıları silmekte diretince, kadın kırıp döktüklerinin hesabını bile sormamıştı. “Ellerine sağlık, aman git” diye diye göndermişti evinden.
“Dinsizin hakkından imansız gelir,” dedi Hayriye. Gülerek otobüs durağına gitti. O da İsmail gibi bir an önce onu buraya gönderen arkadaşını bulmak istiyordu. Bakalım anlattığında ne diyecekti kadın
“Kızarsa kızsın valla” dedi. “Asıl ben ona kızarım. Bilip bilmediği eve ne gönderiyormuş beni?”
Çocuklarını düşündü. Ne zamandır hanburger diye bir şey tutturmuşlardı. Taksim’de açılmış domals mı ne garip de bir adı varmış. Bu parayla oraya götürecekti çocukları.
“Semra Özal’ı yılın annesi seçmişler. Bugün çektiklerimi görseler beni seçerlerdi.”
Durakta sakat bir piyango satıcısı “Çekilişi yarın, son fırsat!” diye bağırıyordu. Bir bilet aldı, “Ah şu piyango bana bir çıksa” diye düşlere daldı.
Hayriye’ye piyango çoktan vurmuştu da haberi yoktu garibimin. Birkaç sonra gün kapısına dayanan polislerle karakola, oradan da nezarete gitti. Gerçek katil bulunana dek mahkemede de söylediğini tekrar etti durdu hapishanede: “Ben çıktığımda mutfakta oturuyordu valla.”