8 Nisan 2008 Salı

Bir aşk hikayesi

Akşam gazetesinin kitap eki için bir öykü istemişlerdi benden. "Tamam," dedim. "Bir aşk hikayesi olsun ama". Ona da tamam.

Öykülerime şöyle bir baktım ve fark ettim. O güne dek aşkı konu eden bir öyküyü hiç yazmamışım, iyi mi?

Oturdum yazdım. Dedim ki, "Madem bir aşk hikayesi yazacağım, bari bir ilk aşk olsun bu. Hatta aşıklar çocuk olsun henüz. Vurayım romantizmin dibine."

Ortaya şu aşağıdaki şey çıktı işte. Romantizmin dibine değilse de naifliğin dibine vurdum sanırım. Ve bu arada merak eden olursa diye söylüyorum: Kesinlikle otobiyografik bir yeri bulunmamaktadır bu hikayenin.

Not: Tamam mı annecim? Valla da billa da gitmedim okul çıkışı arsaya marsaya:)

Pır Pır

Tik tik tiki tiki tak atıyor kalbim onu her gördüğümde. Hafif çarpık, uzun bacakları var. Hızlı yürümüyor ama hep bir rüzgâr dolanıyor çevresinde. Gizli bir adımı var kendine sakladığı, biraz içeri doğru basıyor sanki ayaklarını. Her an kaçıp gidecek, nesli tükenecek, beni kendinden mahrum, dünyayı da öksüz bırakacak bir çitaya benziyor. Sarı pırıltılar gözlerinde, oysa teni nasıl da esmer.

Onu görünce günaydın diyorum. Bir refleks halinde kaçıveriyor bu sözcük dudaklarımdan. Hadi sabah günaydın diyorum da, akşam neden günaydın? Bilmiyorum. Ama ne yapayım onu görünce aydınlanıyor dünya, yalan mı?

Elimde değil yanındayken keyiflenmemek. İyi bir gün diliyorum. İyi şeyler. Sıcak poğaçamı paylaşmak için sabahları başımı saksağan gibi çevirip onu arıyorum. İyi bir haber duyunca yanına koşturuyorum. Komik bir fıkra öğrendiğimde önce ona anlatmak istiyorum. Başka kimseye değil.

Bunu hak edecek nesi olduğunu öğrenebilmek için neler yapmazdım. Sorsam söylemez. Gülümser sadece. “Yok, canım” filan der. Bir de elini omzuma atar teşekkür kabilinden, “Bir çay ısmarlayayım mı?” der, sonra da bir filmden bahseder.

Hiç anlatmıyor kendini. O kadar açtım içimi, “Bıcır bıcır ne güzel konuşuyorsun öyle,” dedi, güldü. Bekledim o da bıcırdasın benimle ama ne gezer? “Acıktın mı?” dedi. “Gel köfte ekmek yiyelim” Gidip yedik. En iyi köftecinin nerede olduğundan, havanın soğuduğundan, sevdiğimiz müzik gruplarından bahsettik. “Kardeşin var mı?” bile diyemeden akşam oldu yine.

Ablam sırıttı dert yanınca. “Aşık olmuşsun ” dedi. “Hayır, olmadım” dedim. “Bilmez miyim, kelebekler uçuşurmuş insanın midesinde aşık olunca. Benim kelebeğim filan yok” Kah kah güldü, kafamı okşayıp “Yok ya? Nereden duydun bunu?” dedi. Dalga geçti. O yüzden, “Kelebeğim yok ama kalbim tik tik tiki tiki tak atıyor” demedim. Küstüm, odama girip midemi yokladım. Kelebek bulamadım.

Aşk mucize gibi bir şeydir, öyle değil mi? İki kişi birbirini görünce yıldırım çarpmışa döner. Onlardan başka kimse yokmuş gibi olur dünya üzerinde. Sonra zaman yavaşlar, durur hatta. Ağır çekimde hareket ederler. Hep böyle söylüyor kitaplar, filmler böyle şeyler gösteriyor. Reklamlarda kızla oğlan çarpışınca, kızın kitapları düşüyor. Oğlan kitapları alıp da başını kaldırınca, gözleri birleşiyor, tutulup kalıyorlar öyle.

Bizim tanışmamız çarpışmayla olmadı ki. Yan sınıfta okuyor, ne zaman tanıştığımızı da anımsamıyorum. O anımsıyor mudur acaba?

“Biz ne zaman tanıştık seninle?” dedim. Hatırlamadı. “Kelebeğin var mı?” dedim garip garip baktı yüzüme. “Midemi mi soruyorsun yoksa?” dedi, yüreğim ağzıma geliverdi. Ah benim kelebeksiz midem. Hemen lafı çevirip “ “Ders başlayacak, kalkalım” dedim.

Akşam yatınca düşündüm. Onun kelebeği var, benim yok. Onun hanesine bir, benimkine sıfır. Ama ben hayatımdaki herkesi anlatıyorum ona. Annemin güzel börek yaptığını, babamın erken öldüğünü, ablamla kavgalarımızı, tatilde yaptıklarımı, babaannemle dedemin nasıl evlendiklerini bile anlattım. O hiç anlatmadı bunları. Öyleyse şimdi de bana bir, ona sıfır. Aşk her sırrı paylaşmak değil mi? Madem onunla ilgili bir şey bilmiyorum hala, o zaman da o bana aşık değil.
Değil bu, aşk değil. Aşık olanların arasında sır kalmaz, her dertlerini birbirlerine anlatırlar. Ayrıca kelebek midir ne halttır, ikisinin de midesinde olur, olursa. Bizim belirtilerimiz birbirini tutmuyor. Fakat bir iş var bu işte. Onu görünce de düşünüyorum, görmeyince de.

Karın yağdığı ilk gün büyüteçlerimizi alıp kar tanelerini izlememizi, resimlerini çizmemizi istedi öğretmen. Öğleden sonra da izin verdi. Fakat kar lapa lapa yağmıyordu, sulu, cıvık bir şeydi. Üstelik rüzgar da vardı. Aniden yüzümü kızartıp “Boş ver bunu, hadi bize gidelim” dedim. “Annem sıcacık çorba yapmıştır. Sonra belki oturup film izleriz, odamı görürsün. İstersen yani.”
“Yok, yok” dedi telaşla, “Çok işim var benim” Hoşça kal bile demeden neredeyse koşar adım kaçıp gitti yanımdan. Kendime öyle kızdım ki, gözümden akan iki damla yaş geldi, büyütecimin üzerine damlayıp belki de o çirkin karın olup olacak tek kristalini tuz buz etti.

Bu aşk mı? Hissettiğim? Aşksa eğer olmaz olsun, her şeyi bozuyor. Bir arkadaşlığı, güzelim kar kristalini, insanın kalbini.

Tam bir hafta görüşmedik, kaçtık birbirimizden. Bir hafta sonraysa reklamlardaki gibi oldu, merdivenlerde kafa kafaya toslaştık. Gözümde yıldızlar uçuştu, dünya bir anlığına durdu. İnsanları ağır çekim gördüm, elimi başıma götürdüm ve bayıldım.

Revirde kanayan başıma pansuman yapılırken o da yanımdaydı. Başında koca bir pamuk, sargı bezi. Ağladı ağlayacak. “Çok acıyor mu?” dedi. “Yo, hissetmiyorum bir şey” dedim. Yalan. Hemşire röntgen çekilmesi gerektiğinden söz ederken ben az önce yaşadıklarımızı düşündüm. Aşk can acıtan bir şeyse eğer, epey canım acıyor. Sanırım onun da.
Kafamızda hasar mı var, aşk mı bu bilmiyorum ama her şey eskisi gibi oldu sonra. Yine poğaçalar, yine fıkralar, yine uzun konuşmalar...

Bir kere, tam etrafta kimseler yokken, ikimiz yalnızken - ki, bilesiniz onun olduğu yerde pek nadir bir durumdur bu - yapıştım yakasına, “Söyleyeceksin,” dedim sırrını. “Hiç anlamam” Upuzun parmaklarla bezeli güzelim avuçlarını açtı, “Peki” dedi. “Yakaladın beni madem, gidelim.”

Nasıl koşturdum peşinden, bilseniz. Paltomu, kitaplarımı, her şeyi bıraktım kantinde. Dışarı çıkıp buz gibi soğuğu yiyince bir güzel hapşırdım. Güzel kaşlarını çatıp “A!” dedi. “Nerde palton? Hadi git al.”

Şimdi paltonun sırası mı? Sonunda seni çözeceğim, o gümüş sırrını öğreneceğim, içimden bir ateş fışkırıyor sevinçten. Tüm bunları diyemedim. Uslu uslu gidip aldım her şeyi. “Önünü sıkıca ilikle,” dedi. İlikledim. Baktı, atkısını çıkarıp yüzümü iyice sarmaladı. Öcü gibi oldum. Derin derin kokladım atkıyı, içim onunla doldu. Mutlu ve komik bir öcü taklidi yapıp kollarımı iki yana salladım. O da beresini indirdi iyice, şehrin sokaklarından güzelliği kendilerine saklı iki karga yavrusu olarak geçtik.

Yürüdükçe şehrin rengi bize uydu, değişti. Güzel evleri, parkları, caddeleri, trafik işaretlerini, yaya kaldırımlarını, sokakta gezdirilen bakımlı köpekleri, servis minibüslerine tıkıştırılmış okullu çocukları, simitçileri, marketleri geride bıraktık. Bir çöplüğe geldik. Sırrını gösterdi orada bana. Bir mor menekşe. Bildiğiniz Afrika menekşesi, hani evde annelerin yetiştirdiğinden. “Bu muydu sırrın? Onca heveslendirdin bir de?” diyebilirdim, demedim. Onunla birlikte menekşeye eğildim, hazine bulacakmış gibi. Buldum da zaten. Alelade toprak bir saksı parçasında, kenarına yaldızlı ojeyle işlenmiş bir yarım a harfi kalmış, kırılmış bir saksı parçasında, o güne dek gördüğüm en büyük, en parlak menekşe gülümsüyordu. Kışa, etrafındaki çöplüğe, leşçil martılara, üzerinden geçmeye hazır çöp kamyonlarına inat. Demek evde çiçek açamamış, atmışlar onu. O da çöplükte çiçeklenmiş. Hem de nasıl.

Akşam eve gidince annemin üzerine titrediği menekşelere baktım. Kalorifer kenarında, nazlı nazlı tomurcuklanıyorlardı. Ertesi sabah birini çalıp çöplüğe götürdüm. Okula geç kaldım ama değdi. Kantinde çevresi hayranlarıyla sarılmış otururken buldum onu, uzaktan el salladı bana, ben de el salladım. Onun sırrı varsa, benim de vardı şimdi.

Bir başka gün “Sıra sende” dedi bana. “Senin bir sırrın var mı?”
Ah olmaz mı? Vardı elbet .Aylardır kafamda taşıdığım şu soru işareti: Aşk mı bu? Ama bunu ona söyleyemezdim ki. Yine de “Var,” dedim. “Hadi gidelim.”

Bizim mahalleye götürdüm onu. Çocukken kitaplarımı aldığım kırtasiyeci amcanın yanık şeker kokulu dükkanına girdik. Yıllar önce kitap satmak gibi kıymetli bir amaçla açmıştı amca burayı ama zamanla raflardaki kitapların yerini önce defter kalem, sonra makara makara iplikler, önlükler, en sonunda da çiviler, kerpetenler almıştı. Yine de tabelasında süslü harflerle “Kitapçı” yazıyordu.

Onu en arkadaki rafa sürükledim. Dükkanda kalan son kitabı gösterdim. Beş yıldır orada duruyordu. Naylon poşetinin içinde bile sararmıştı kapağı. Beş yıl önce son komşusunu almış, ertesi hafta biriktirdiğim harçlıklarımla gidip onu da alacakken tam, vazgeçmiştim. Dükkan tabelasını sahici kılan tek şey oydu çünkü.

“Burası yeryüzünde bir tane kitabı bulunan tek kitapçı” dedim ona öyküyü anlatıp.
Sırrımı çok sevdi. Böylece ziyaret edecek iki yerimiz oldu. Menekşeli bir çöplük ile tek kitaplı bir kitapçı dükkanı.

Başka sırlar da edindik sonradan. Bunları beraber olabilmek için de uydurduk belki, emin değilim. Yine de biz inandığımız sürece gerçekler.

Hala soruyorum: Aşk mı bu? On beşimdeyim ben, o da öyle. Yaşımızın toplamı bile az gelir sorumu yanıtlamaya belki. Fakat aşkın bir sır olduğunu okudum geçenlerde, bizim de öyle çok sırrımız var ki.

8 yorum:

şule dedi ki...

ah arzu'cum ya...perisan ettin beni. nasil guzel bir oyku bu. hani yazabilsem, boyle bir sey yazmak isterdim.

Arzu Çur dedi ki...

Teşekkür ederim Şulec,im ya, o senin güzelliğin. Ve bence yazıyorsun da sen. Sadece öykü yazmayı denememişsindir belki.

ekmekcikız dedi ki...

Hanımlar,
Saatlerinizin ayarı mı bozuk, yoksa siz geceleri uyumuyor musunuz?
Nedir bu?
Biriniz 03:52, diğeriniz 06:36 bilgisayar başındasınız!
:-))

Öykü, çook güzel Arzucum.
:)

Arzu Çur dedi ki...

Ekmekçi hanım ekmekçi hanım, ayar mı edeceksiniz bizi akşam akşam? Hayır edebiliyorsanız vallahi ediniz, Şule'yi bilmem ama benimki bozuk gerçekten.

Yine de o saat benim saatim değil demek isterim. Kim koyduysa yanlış koymuş.

Bi de, sen de güzelsin demek isterim, sağol:)

elektra dedi ki...

aaaaa, düzelmiş bu saatler. biri büyü mü yaptı ne:D

bu güzel aşkın büyüsü olmasın sakın ablam gülüm?
ben nasıl da okuma mışım bu öykünü diye hala hayıflanıyorum. bir de kızıp kıskanıyorum her zamanki kardeş kapris kontenjanından. niye benim haberim yok?:(

bir de , annneeee, gitti valla, yalan söylüyor:P
öperiiim:)

ekmekcikız dedi ki...

Saati düzeltmiş birisi, ayar olmuşsunuz yani.
:-))

Arzu Çur dedi ki...

Elektra'dan almışız ayarı, iyi mi?Tanrım! Bugünleri de mi görecektim?

Ve anne: Ben arsaya gitmedim ama Elektra kursu asıp Airport'a gitti.

Arzu Çur dedi ki...

Ekmekçikız, detay gören sağolsun, düzelten sağolsun:)