30 Nisan 2008 Çarşamba

Bir yemek hikayesi

Mutfak aslında bir çeşit kimya laboratuarıdır. Hani denk gelip de sonucu malzemesinden iyi bir şey çıkarsa ortaya simya bodrumu da sayılabilir. Hem hayalgücünüzü hem el emeğinizi kullandığınız ve ortaya sonucu elle tutulabilir, mideye atılabilir, gerçekten "işe yarayan" bir "iş"tir yemek yapmak. Böyle somut üretim yapabildiğiniz başka kaç "iş" kaldı ki bugünlerde?

Mutfağın bir başka iyi tarafı şudur: Eliniz çalışırken aklınız dünyayı gezer.

Pek çok hikaye, şiir hatta şarkı mutfakta çalışırken biçimlendi kafamda. Bir gün de şöyle bir fikir: "Neden ben yemek yapan insanları eksen alan bir dizi hikaye yazmıyorum ki?"

Bir dizi hikaye çıkmadı, yine maymun iştahlılığım tuttu, sıkıldım, bıraktım. Fakat aşağıdaki öykü o fikrin bir sonucu işte.

Zeytinyağlı patlıcan silkme benim yapmayı da (kolay yapılır) yemeyi de (tadı güzeldir) çok sevdiğim bir yemek. Nedense silkme eski kadınların bir yemeği gibi gelir bana. Hani, yazıdr, komşuya gidilip çeneye fazlaca dalınmıştır, akşama yemek lazımdır ve evde biraz patlıcan, biber, domates vardır. Gelir eve hanım, iki dakikada koyar ocağa yemeği, ağır ağır pişerken ocakta, o ortalığı toplar bir çırpıda.

Efendim, bu öykü hiçbir yerde yayınlanmadı. Şule için çalıyoruz kendisini:

Zeytinyağlı Patlıcan Silkme

Bu soğanları piyazlık doğrayacaksın. Hah! İşte böyle. Hayır, çok ince olmasına çalışma. Orta boy. Ne çok kalın ne de çok ince.

Tencereyi ocağa koyar koymaz banyoya gireceğim. Bugünlük bu kadar iş yeter. Tek başımayım evde. Sanki gelenim gidenim varmış gibi. Sanki kayınvalidem kahve içmeye damlayıverecekmiş gibi. Her iş bitmiş olacak. Mecburum sanki.

Of! Bugün de elim hep ince doğramaya gidiveriyor soğanı. Kayınvalidemin istediği gibi değil. Öyle değil. Biraz kalınca doğranacak bu soğanlar a elim! Tam erimeyecek ki, yediğinde şekerli tadı gelsin ağzına domateslerle birleşip birleşip. Hem tencerenin en altına dizme öyle onları.

Malzemeyi karışık atacaksın tencereye. Annem gibi, kendim gibi.

Annem böyle yapardı. Kayınvalidemden gizli gizli ben de öyle yaptım hep silkmeyi. Ama başımda duruyorsa kayınvalidem, yaptıklarıma bakıyorsa, o ne derse o olacak artık. Lamı cimi yok.

Taze fasulyeyi enine doğradıktan sonra dikine de böl.
Peki.
Dik bölme bir de fasulyeleri, taneleri dışına çıkıyor, yenmiyor.
Ona da peki.
Salataya biberleri uzun uzun doğra.
Peki.
Uzun doğrama öyle biberleri, acısı ağzı yakıyor.
Ona da peki.

O ne derse peki.

Anneciğime ya?

Yoo! Anneme peki demiyorum. O her yaptığımı beğenir zaten.

Kayınvalidem? O da hiçbir yaptığımı beğenmez işte. Onun verdiği öğütleri tutarken bile beğenmez yaptığımı. Ne yaptıysam tam tersi doğrudur onun için.

Hay Allah! Rahmetli öldü gitti çoktan, hala bir soğanı doğrarken bile onunla çekişmeden duramıyorum. Ama bunu yaparken bir de bakıyorum onun istediği gibi doğrayıvermişim. Aman! Ne de karışırdı soğanıma ha! Rahmetli.

Rahmetli tabii. Özledim onu. Dırdır da dırdır tepemde dolanmasını, laf sokuşturmasını, iş beğenmeyişini, benim iki katım cüssesini, enine boyuna kadın halini, “Kocana sahip çık a kızım!” deyişlerini özledim. O bana böyle söyledi diye birazcık boyanınca ben, güya bana demiyormuşçasına konu komşuya zamane kadınlarının iyice süse püse düştüklerini ama ne yemek ne çamaşır bilmeyip anca langır langır gezme bildiklerini anlatmasını özledim.

Al işte yine yaş akıyor gözlerimden. Bir katarakt bir de şu soğan soymalar. Tutamıyorum çıkasıcaların yaşını. Sürekli yaşlı gözlerim, hep su akıyor içlerinden. Aka aka bitmiyor hiç. Nereden geliyorsa bunca su? Ben onların akıttığı yaş kadar su içmiyorum ki. Biliyorum, sırf bu gözler yüzünden kavrulup küçülüyorum günden güne. İçimi kurutuyorlar. Güzel Allah’ım acımız içimizde kalmasın, akıp gitsin diye gözümüze yaş vermiş düşünmüş de. Ama benimkini biraz fazla kaçırmış. Eh, olsun, ne yapalım.

“Yaşı da pek küçükmüş” demişti beni istemeye geldiklerinde. “Sandalyede ayakları yere değmiyor neredeyse ayol”

Nasıl da utanmıştım o gün boyumdan. Oysa inadına söylediğini bal gibi de biliyordum. Oğlu görüp beğenmiş beni ama bu istemiyor. İş olmasın diye iyiden iyiye yokuşa sürüyor. “Ne kızlar buldum ben bu oğluma bir görseniz” diyor anneme. Hem de babamın yanında. “Beğenmedi işte. Eh, ne yapalım gönül bu” diyor, devamını getirmiyor ama biz anlıyoruz tabii. Babamın yüzü sinirden kıpkırmızı oluyor. Ben babam dellenip olmaz demesin diye hemen kalkıp kolonya tutuyorum bir kez daha herkese. Annem ben üzülmeyeyim diye alttan alıyor.

O günden sonra hep alttan aldı canım annem. Kayınvalidem ne derse “evet” dedi, benim gibi. Yıllar sonra babam öldüğünde, kayınpederim öldüğünde, en sonunda kocam da öldüğünde, biz üç kadın yaşarken şu evde, yine hep “evet” dedi. Annemle ikimiz kayınvalideme hep “evet” dedik.

Patlıcanları alaca soymalı ama karası pek de kalmasın üstünde, süs olsun diye bırakacak kadar sadece. Evet, işte tam bu kadar kalsın hepsinde de. Sonra kabuklarını hazmetmek güç oluyor, hele akşam yersem dön Allah dön yatakta. Uyku girmez gözüme.

Uykusuzluk... Hiç düşünmezdim bir gün gelip de uyuyamamaktan yakınacağımı. Kayınvalidem sabahın köründe gelirdi inadına. Sanki bilmezmiş gibi bir de “Aa! Daha uyuyor muydun kızım? Ama ben nereden bileyim bu saate kadar yatacağını? Gün döndü de akşam olacak neredeyse.”

Akşam olacak dediği saat de sabahın onudur bilemedin on biri. Ne çok severdim uykuyu. Bıraksalar ikindiye kadar uyurdum da yine doyamazdım uyumalara. Ah, gençlik başka. Şimdi düşünüyorum da kayınvalidem huysuzluğundan değil de özlemden mi uyandırırdı acaba beni erkenden? Kendi gençliğine, o geri gelmeyecek olan. O geri gelmeyecekliğe mi kızardı da beni kaldırırdı öyle yataktan?

Bir de patatesler... Küçük kessen olmamış, büyük kessen olmamış. Uzun kes, yuvarlak kes, dilimle.... Bir patates doğramak bu kadar dert mi olur insana? Kayınvalidemin patatesi beğenmemesi için tek koşul vardı, benim doğramış olmam.

Hah, hadi bakalım, şimdi de gelsin de söylesin de bakalım bana “koca koca doğramışsın bunları, pişmezler” desin bakalım. Aferin sana kindar elim, tam da onun beğenmeyeceği gibi doğradın şu naletleri. Ooh, canıma değsin. Hadi şimdi doğru tencereye, suda falan bekletip de şekerini çıkarmakla uğraşamam.

“Bir tek nişasta var içinde, suya koyunca o da gidiyor, ot gibi yiyoruz” dediydim de bir keresinde amanın aman! Dünyayı başıma yıkacaktı neredeyse. Öyle bağırıp çağırmadı, keşke bağırsaydı. Gitti köşesine kıvrıldı, akşama kadar gark gark geğirdi. Ölüyor diye aklım çıktıydı. “Annecim kalp ilacını ister misin?” dedim, “Git git” dedi eliyle. “Tansiyon ilacın?”dedim, “İstemem” dedi kafasıyla. Konuşmadı benimle iki gün.

Ah melek annem. Kolonyalarla ovdu kolunu bacağını, ferahlasın diye Yasin okudu. Onunla konuştu kayınvalidem, “Başınıza kaldım” dediğini duydum uzaktan. Annemin itirazlarına “Yok, yok ben biliyorum, istemiyor beni. Ah keşke evimi kapamasaydım, ne bilirdim ah!”

O ölene dek patatesleri suya koydum, içleri dışına çıkana, bir gram nişastaları kalmayana dek beklettim orada. Bunayıp onu öldürmek istediğime kafayı takınca da annem yaptı yemekleri. Yine de tabağından bir kaşık almadan ben, kayınvalidem asla yemedi bir lokma bile.

Domatesin kabuğunu soymadan salataya bile doğratmazdı rahmetli. Şimdi soymasam... Ama olmaz ki. Kabuksuz yemeye alıştırdı beni, ağzıma gelince bir tuhaf oluyorum. İçim kaldırmıyor artık benim de. Tamam, elim soyalım şu kabukları. Ama şöyle yapalım, küçük küçük doğramayalım domatesleri onun istediği gibi olmasın, dörde bölelim sadece, atalım tencereye.

Kabukları kendi isteğimle mi soydum şimdi? Ah! Küçük bir kızken ben, en sevdiğim meyve küçücük, yarı kırmızı yarı yeşil domateslerdi. Bulduğumda bıkmadan, on tane, on beş tane, tuzlar tuzlar yerdim. Evlenip de kayınvalidem kabuklarını soymaya zorlayınca beni... En çok buna itiraz etmiştim. Kendimi koruyamadım ondan, ne isterse yaptım ama kabukları ondan gizli yapabildiğim hiçbir yemekte, salatada soymadım. Şimdiyse... Demek onları da koruyamamışım.

Şimdi akanlar kızgınlıktan işte. Tencereye damlamasınlar. Yaşlarım. Şimdi neye kızıp da çıkıyorsunuz yerinizden biliyorum. Fakat boşuna. Bir şey olmak isteriz bu hayatta, ama başka bir şey oluruz zamanla. Hiçbir yol yaşamın yolundan aykırı sapmaz.

Melek annem benim, küçük bir kız içindi, yumuşacık. Kayınvalidem bir kadın için, taş gibi, hayat için. Bir meleğin kanadı vardır, uçup gidebilmek için. Kadınınsa kökleri. Yaşama sımsıkı bağlanabilmek için. Birinden gökyüzünü, birinden yeryüzünü öğrendim demek ki ben. Şimdi ikisi de yok. Zeytinyağlı patlıcan silkme var ama. Doğradığım patlıcanlar, patates, soğanlar ve domates var. Sağlam. Diri. Pişsinler, ezilsinler, tatlarını birbirine karıştırsınlar, kendilerinden başka bir şey olsunlar diye üzerlerine zeytinyağı dökeceğim. Birkaç kesmeşeker, bir tutam tuz.

Hayat bu yemekten başka ne ki?

8 yorum:

şule dedi ki...

okuldayım, gozlerim dolu dolu. tutmasam, bir fasil da simdi ben aglayacagim hersey icin, kizginliktan, huzunden, ozlemden, kirginliktan, mutluluktan ve daha pek sey nedenden. en iyisi susayim. aksam eve gidip bir kez daha okur, sakinlesir, yazarim yine :)
opuyorum gozlerinden.

Arzu Çur dedi ki...

Acımız içinde kalmasın da akıp gitsin diye delmiş gözlerimizi bence Tanrı.

Aksın, gitsin, bitsin Şulecim.

Sevgiler,

şule dedi ki...

Aman be canim, benimkiler akip gecip bitmisti zaten. ama bu dalgalanan bahar havalari beni kotu yapti. (suclu bahar yani :P). Bugün okul cikisi bir dostla bulusup Baylan'da kup yedikten ve kitap, cd aldiktan sonra besiktasa vapurla gecip, orda da sahilde dolasip eve dondum. iyiyim artik. terapi yaptim kendime :)
ama bu oyku cidden cok guzel. kaynana ise tam bir felaket. (daha felaketlerini gordum gerci :P)
sevgiler canim.

Arzu Çur dedi ki...

"Bıktım artık bu pis bahardan" diye bi iğdeyi konuşturduydum ben de bi şiirde. Pek fena oldu, yayınlamadım onu, sakladım.

Evet, bahar suçlu ama ne de güzel bi suçlu.

ekmekcikız dedi ki...

Bu hikayeyi çok sevmiştim.
İlk okuduğumda, demek ki koşturmalı bir günümdeymişim ki, yazmamışım. Boş geçmeyeyim, artık. :))

Arzu Çur dedi ki...

Geçme tabii, ya. Ben de seviyorum bu hikayeyi, evet.

Sağolasınnn, boş günlerin artsın azalmasın.

hobici-yakomoz dedi ki...

Arzu'cum ben yeni katıldım aranıza
ben tarif etseydim kayınvalidemi senden iyi tarif edemezdim eminim.
Arzu'cum büyük acıların yanında mutlaka büyük mutluluklar da vardır.

Arzu Çur dedi ki...

Hoşgeldiniz. Öykümde kayınvalidenizi buldunuz demek? Güzel kadınmış kayınvalideniz, ben yazarken çok didiştim kendisiyle ama sevdim de.

Acıların içinde mutluluk, mutluluğun içinde acı. Beylik bi benzetme ama hayat elma şekeri gibi bişey işte. Sevgiler.