7 Mayıs 2008 Çarşamba

Bisikletli şiir

Bir zamanlar karnelerin en popüler iki hediyesinden biriydi bisiklet. Diğeri saat.

Bir bisiklete sahip olduğumuzda yaşımız epeyce büyümüştü. Pinokyo istiyorduk, öyle Bisan falan zaten nerdee? Ancak yeşil, orta boy hatta epey ufak bir bisiklet alabildi babam. Yine de iki tekerlekli olması yeterliydi. Havalara uçtuk.

Biz, biz deyip duruyorum. Kardeşimle aramızda iki yaş var. Böyle pahalı bir hediye elbette ikimize bir tane olmak üzere alınabilirdi. Öyle oldu. Bir tur sen, bir tur ben hesabı öğrendik kullanmayı.

O bisiklete ilişkin iki anım var. Birincisi boyuma göre biraz küçük kalan bisikletin zincirlerine hep ama hep sürten ayak bileklerim, iç tarafları, o kemikli yer. Her akşam kabuk bağlayıp bağlayıp kalkmış, yeniden kabuklanmış bileklerimle küvete girerdim. Çoraplı ayaklarımı bekletirdim suda; yara kabuğu yumuşasın, fazla acımadan ayrılsın yapıştığı yerden. Ve kabuk kalkar, bir daha kanamaya başlardı aynı yerler. O yaz yara bere içinde ve çok mutlu geçti o bisiklet sayesinde.

Diğeri de şu: "Madem bisiklete biniyorum, neden şu ilerde gördüğüm dağa gidemeyeyim ki?" hesabıyla yola çıkıp ancak pazar sokağına dek gidebilmek. Orada zincirin atması, uğraş uğraş takamayış, ağlaya ağlaya eve dönerken karşıdan koşa koşa gelen babayı görmek. Kızının başına kimbilir de neler geldiğini düşünüp sokaklarda onu aramaya çıkan babanın yüzündeki ifadenin korkudan kızgınlığa dönmesini anbean izlemek. Daha da çok ağlamak.

Evet, yedim tokadı. Ama ertesi gün yine çıktım bisikletin tepesine.
Hayır, gidemedim dağa. Ama yıllar sonra şiirini yazdım.


Umudun Dağı

I.
Bir kızın yaşı ve bisikleti ne kadar küçükse
o denli büyüktür umudu da

Bursalı her kadın şunu bilir:
Ayağı pedala değer değmez
gözünü dağa çevirmiştir.

Bu şehirde her küçük kız
Hayat Bilgisi dersinin
“Şehrimizin Dağları” maddesinde
tılsımlar faslından Uludağ’ı ezberlemiştir

Küçük kızları sağlamlığı şüpheli bir bisikleti
pek çok sokağını henüz bilmedikleri büyük kentin dışına,
yalnızca adını öğrendikleri o dağa götüren
dağın fatihi olmaya niyetlenişteki cesaret…
Bu cesaret nereden gelir?

II.
Ben kendi dağını küçükken kaybedip,
ömrü boyunca onu arayan kızlardan biriyim.
Yaşadığım onca şehirde hep bakındım, görmedim.
Giderek yaşlanıyorum, kentlerim dağlardan uzaklaşıyor.
Sokaklar yeraltından geçiyor burada, yukarıda kimse yaşamıyor.
Yumup gözlerimi fısıldıyorum:

“Gökdelenler kapatmış olsa da doruğunu,
yeraltına sığınarak geçse de bir hayat
Hayat Bilgisi kitapları ve tılsımı çocukluğun yalan söylemez,
o dağ duruyor hala orada. Biliyorum var olduğunu”

Yaşadığım şehir dağlara çevirmiş sırtını,
çocukluğumun şehri yaslanır dağa
küçük kız soruyor, kirpiklerimin arasına saklanıp:
“Ablacığım, hangisi kalacak tufandan sonra?”

Öteki-siz/Kasım 2002

8 yorum:

neolitik hanım dedi ki...

benim bisikletim kırmızı bir sindrellay'dı. pinokyo'dan farkı "kontra pedal" denilen, pedalı ters yöne çevirerek fren yapabilme özelliği idi. hızlanıp hızlanıp fren yapıp, arka tekerleği hafif yana attırarak durmak acayip havalıydı :) ilkokul beşe geçtiğim yaz büyük zorluklarla alınmıştı, o da babamın inadı yüzünden. taksitle alınacaktı elbette ve de beyaz eşya mağazaları kefil istiyordu, babam da "ben yeri yurdu belli asker adamım, bana güvenmeyip kefil isteyen adamdan alışveriş yapmam" diye diretiyordu. eskişehir'in belli başlı bütün mağazalarında kefil cevabını alınca babam kızgınlıkla, ben de büyük hayalkırıklığıyla çıkıyorduk mağazadan. sonunda ümidimi kaybetmişken eve yakın bir bisikletçiye girdik, sadece bisiklet, motosiklet satıyordu ve kefil istemiyordu. sonunda bisikletime kavuşmuştum, o akşam bacaklarımda derman kalmayana kadar sokaklarda turladığımı, annemin camdan sesinde giderek artan bir kızgınlıkla beni eve çağırdığını hatırlıyorum, bir de bakkalın önünde frene basmakta geç kalıp bacağıma hafifçe çarptığım dedeyi. çok kızmış ve bastonuyla kovalamıştı :)

o yaz bisikletten inmedim desem yeridir, apartmanda yazları bisikletçide çalışan bir çocuk vardı, onunla eskişehir sokaklarını turlardık akşama kadar. yaz tatili bitip babamın görev yaptığı kasabaya dönerken bisikletimi de götürdük tabii. haftasonları gazete ve ekmek almak üzere lojmanlardan kasaba merkezine inmek benim görevimdi, annemin verdiği bez torbayı bisiklete asar, soguk ruzgar dinlemeden pedal çevirirdim. pazar günleri bisikletimi güzelce siler, lastikleri inmişse şişirir, tekerleklerin tellerine renkli plastik boncuklar vs takardım. ortaokula başlayınca kasabanın biraz dışındaki okula da bisikletle gidip geldim. benden başka bisikleti bu kadar yoğun kullanan kız yoktu etrafta, sarı yağmurluğum, kırmızı lastik çizmelerim ve bisikletimle herkesin tanıdığı bir tip olmuştum. kış iyice bastırınca bisiklet bodruma indirilir, bahar gelene kadar orada kalırdı.

yazını okuyunca düşündüm de benim bisikletle gitmek istediğim bir yer olmamış hiç, belki etrafta dağ falan olmadıgından hep evin etrafını, civar sokakları turlamışım ben. şiirdeki dağa gitmek isteyen kıza imrendim bu yüzden, ne güzel yazmışsın.

ece dedi ki...

Ben de baya küçüktüm, net hatırlamıyorum ama ilkokul mutlaka. Bisikletle olmasa da yürüyerek yakındaki bir kasabaya kaçma planı yapmıştık arkadaşlarımla. Ciddi ciddi kaçacaktık ve güya sabah gidip akşama eve dönmüş olacaktık. Oturmuş o zamanki matematik bilgimle saatte kaç km yürüyeceğimizi, saat kaçta orada olacağımızı bile hesaplamıştım. Neyse ki asla gerçekleştirmeye kalkışmadık. :)

ece dedi ki...

Ben de baya küçüktüm, net hatırlamıyorum ama ilkokul mutlaka. Bisikletle olmasa da yürüyerek yakındaki bir kasabaya kaçma planı yapmıştık arkadaşlarımla. Ciddi ciddi kaçacaktık ve güya sabah gidip akşama eve dönmüş olacaktık. Oturmuş o zamanki matematik bilgimle saatte kaç km yürüyeceğimizi, saat kaçta orada olacağımızı bile hesaplamıştım. Neyse ki asla gerçekleştirmeye kalkışmadık. :)

elektra dedi ki...

bir ben bir kardeşim faslında hesabı doğru hatırladığından emin misin canım ablacım:PP

Arzu Çur dedi ki...

Neolitik Hanımcığım, madem ki böyle anlatmışsınız, şimdi itiraflar o halde. Ve denklikler:)

Efendim, öncelikle bizim bisiklet te kontra pedallıydı. O aniden duruverme hissini ben de çok sever idim. Markasını anımsayamıyorum şimdi. Daha doğrusu markası falan okunmuyordu, elden düşmeydi galiba.

İkincisi; o bisikletli yaz şiirde olduğu gibi Bursa'da geçmedi. Haydi tahmin ediniz, neredeydi? Ufkunda dağ göremediğim bir şehirdi orası desem ama ben yine de dağ istiyrdum desem, Kırmızıtoprak mahallesinden Kanlı Kavak'a gitmekti o hedef desem, ama daha pazar sokağında caminin orda gitti zincir... desem? Ha?

Şiiri yazarken yine bir başka şehrim olan Bursa'yı kullanmak durumunda kaldım. Çünkü Uludağ şahane bir metafordu.

Sevgiler, selamlar:)

Arzu Çur dedi ki...

Ece'm gecem,

"Kaçmak" ha? Bir tek sözcükle anlatıermişsin asıl talebimizi. Herkes bir dönem kaçmak ister. Gitmek. Bir kasabaya, bir köye, başka bir ülkeye hatta başka bir dünyaya, zamana.

Bisikletle, ayaklarınla, motorla... Yaptığımız yollar başka ne olabilir ki?

Yaşasın yolcuların kardeşliği o zaman. Buraya Karagöz ile Hacivat Neden Öldürüldü filminden Haluk Bilginer avazlı "Yürürüm"ü eklemek istedim ama uygun bi link bulamadım. Biz zahmet bulup dinleyiver e mi?

Arzu Çur dedi ki...

Elektra'm komplekssizim.

Aynen de öyle binerdik. Bir tur sen, bir (kaç) tur ben.

Hem ablacım, senin o güzel ayaklarına kıyamazdım ki ben. Zincire nmincire çarpan senin değil benim ayağım olsun derdim. Ondan yani.

Ne fesatsın:P

ece dedi ki...

Arzu kızım, buldum ben Yürürüm'ü...

Link uzun ama aslında you tube... Yasakları delmek kolay değil... ;)

http://www.beatfiltering.com/index.php/1010110A/d5415bba0a2a474c6421eee3dc29f327710de3c3dc0b10c470e32e0a15660?search_query=+y%C3%BCr%C3%BCr%C3%BCm+karag%C3%B6z+ile+hacivat&search_type=