5 Ocak 2009 Pazartesi

Fantastik denemeler

Aşağıdaki -ortasında bir yerlerden bir bölüm seçtiğim-hikayenin ilk versiyonu 2004'de Kayıp Dünya adlı web sitesinde yayınlanmıştı. "Melekler Taçsız Doğar" adını verdiğimiz bu uzun öyküyü eski eşimle beraber yazmıştık. Böyle yazmak benim için başta çok zor gibi görünse de sonradan çok hoşuma gitti. Gündüz o yazıyor, akşam da ben yazdıklarını toparlıyor, ekliyordum.

Biz yazarken çok eğlenmiştik, umarım sizler de okurken eğlenirsiniz. Herkese iyi haftalar dilerim.


9. Bölüm

Havelan Meclisi Eterasta’nın tam ortasındaydı. Çevresindeki her şeyden daha yüksek, daha genişti. Dış yüzeyi taştan yapılmış kabartmalarla bezeliydi. Beş ayrı kubbeden oluşuyormuş izlenimi veren çatısını hepsi birbirinden farklı beş dev heykel taşıyor, heykellerin görünüş ve uzunluklarının arasındaki fark yapıyı bir arada ve bütünlüklü tutabilirmiş gibi bir his uyandırıyordu.
Ortadaki heykel bir eraydı. Hemen yanında bir insan duruyordu. “Diğer üç heykel de babamın anlattığı öbür halkları simgeliyor demek ki” diye düşündü küçük kız. Ne kadar da farklıydılar! Birazdan onlarla yüz yüze gelip konuşabileceğini düşününce kalbi hızla atmaya başladı.
Mara’nın heykellere baktığını fark eden Adera,
“Sana anlattığım o eski zamanlarda Havelan Meclisi’nde bu heykellerde gördüğün tüm halklar yer alırdı. Şimdiyse biri mecliste değil, biliyorsun. O zamanlar hepimiz dünyanın ve birbirimizin varlığını yine birbirimize ve dünyaya borçlu olduğumuzu düşünürdük. Bak görüyor musun, her heykel bir diğerinin kubbesini de tutacak şekilde yapılmış. Herhangi birinin olmaması çatının tamamen çökeceği anlamına gelir.”
İçini çekerek ekledi,
“Sanırım öyle de oluyor.”
“Ne kadar büyükler,” diyebildi Mara.
Babasının sözlerindeki felsefi yan üzerinde duramayacak kadar etkilenmişti diğerlerinin görünüşünden. Ancak kendisi de bu durumdan epeyce çekmiş olduğu için, diğer halkların farklı görünüşleri hakkında yorum yapmak ayıp bir şeymiş gibi geliyordu. Bu nedenle fikirlerini kendine saklayarak ilgisini Eterasta’yı ilk gördüğünde de dikkatini çeken kutu benzeri hareketli odalara yöneltti.
“ Bunlar ne baba?
Adera yerine Ruven yanıtladı soruyu:
“Uçan odalar”
Adera açıkladı:
“Meclis üyelerinin bazıları bizimle yaptıkları seyahati güvenli bulmuyor. Ayrıca yük ve eşyaları bunlarla indirip çıkarmak çok daha kolay. Ogtornlar -ve artık Ruven gibi pek çok era da- bunlara uçan oda diyor. Biz kaldırıcı demeyi tercih ediyorduk ama sanırım artık genel kullanımı uçan oda olarak yerleşti.
“Uçan oda kaldırıcıdan daha güzel bir deyim ama, masal gibi,” dedi Mara. “Hoş aslına bakarsanız, başıma gelen pek çok şey de öyle ya.”
“Ben masallara inanmam, dedi Ruven. “İnsanlar konuşabilen bir kedi hakkında masallar anlatırdı örneğin. Hiç olacak şey mi bu? Miyavvv!”
“Doğru,” dedi Adera. “Miyavlayan bir Ruven hakkında masal anlatsalar ona inanabilirdin bak.”
Mara Ruven’den Downi’ye nasıl dönüşebildiğini kendisine de öğretmesini isteyecekti bir gün. Belki kendisinde de böyle bir yetenek vardı. Belki o da canı istediğinde bir hayvan, örneğin mavi kanatlı bir kuş olabilirdi.
Küçük grupları meclis muhafızlarının koruduğu kapıya doğru ilerlerken, uçan odadan inen bir grupla karşılaştı. Mara hayranlıkla fısıldadı:
“Ne kadar güzeller. Bunlar olbar, değil mi anne?”
“Evet” dedi Harlena. “Hemen fark ediliyorlar, değil mi? Tanışmak ister misin?”
“Hem de nasıl!”
Olbarlar güneş ışığını tenlerinde çoğaltarak geldi. Göz kamaştırıyorlardı. Kısa, yeşil cepkeninin altına bol, parlak eflatun bir çeşit pantolon giymiş olanı Mara’ya sarıldı.
“Hoş geldin seçilmiş çocuk. Üzerinde diğer dünyanın kokusu var. Işık getirdin aramıza.”
Olbarın büyüleyici kokusuyla başı dönen Mara ancak kekeleyebildi:
“Merhaba... adım Mara. Sizinle tanıştığıma çok sevindim.”
“Mara elbette. Adını bilmeyen bir kişi bile yok bu tarafta. Benim adım da Hyzediyah. Seni gördüğüm için ben de çok sevinçliyim.”
Mara bir kuş ötüşünü andıran bu adı dili döndüğünce tekrarlamaya çalıştı
“Hiy-zeddi-yaa.”
“Şuna bakın, hemen kapıverdi adımı,” dedi Hyzediyah neşeyle.
Gülüşü de kokusu kadar büyüleyiciydi.
Diğer olbarlar da yanlarına gelmişti. Mara’yı kucaklayarak iyi dileklerde bulunup, küçük kızı görmekten ne denli mutluluk duyduklarını tekrarladılar. İki grup arasında ayaküstü bir sohbet başlamışken Mara fırsattan istifade, olbarları incelemeye koyuldu.
Onlar için söylenecek ilk şey uzun olduklarıydı. Mara yüzlerini görebilmek için başını iyice yukarı kaldırmak zorundaydı. Buna karşın vücutları yapılı değil, narindi. Uzun kolları ve bacaklarıyla her an kırılabilirmiş gibi salınan ama asla kırılmayan sazlara benziyorlardı. Derileri altın rengiydi. Güneş vurdukça parlıyordu. Çekik gözlerinin gözakları siyah, buna karşın gözbebekleri parlak bir yeşil-mavi karışımıydı. Uzun boyunlarına karmaşık desenli kolyeler takılıydı. Konuşurken ellerini sıkça kullandıklarından parmaklarının ne denli zarif olduğunu fark etti Mara.
Giysilerinin biçimleri eralarınkinden oldukça farklıydı. Eralar, kanatlarına rahat hareket imkanı sağlayan bol elbiseleri tercih ederken, olbarların giysileri çeşit çeşitti. Daracık pantolonlar, kısalı uzunlu etekler, rengarenk gömlekler vardı üzerlerinde. Parlak renkleri ve yumuşak kumaşları sevdikleri belliydi.
Saçları gür ve siyahtı. Bir kısmı onları kısacık kesmiş, diğerleri ise türlü sanatla uğraşıp karmaşık şekiller vermişlerdi. Bir an kısa saçlı olanların erkek olabileceğini düşündü küçük kız. Diğer tarafta, insanların kadınları saçlarını uzatır, erkekleri ise kestirirdi. Yine de alıcı gözle bakınca ne giysilerinden ne de saç biçimlerinden olbarların cinsiyetlerine ilişkin bir ipucu yakalayamadı.
“Bu uçan oda denen saçmalığa herkes ömrü boyunca ancak bir kez dayanabilir. Oysa şu halimize bak. Sürekli toplantı! Sürekli uçan odalar! Bu böyle devam edecek olursa Meclis üyeliğinden istifa edeceğim Adera, böylece bilesin!”
“İşte ogtornlar,” dedi Adera fısıltıyla Mara’ya. “Uçan odalardan nefret ederler. Uçma fikrinden de hoşlandıkları söylenemez. Mavi kanatlarına hayranlık duymalarını sakın bekleme. Ama bunun dışında gerçekten dost canlısıdırlar.”
Kafasını sallamakla yetindi küçük kız. Ne kadar mükemmel yapılmış olursa olsun bir ogtornun nasıl göründüğü hakkında herhangi bir heykelin söyleyebileceği fazla şey yoktu. Şu anda onu selamlamak üzere yanına gelen bu halkı yakından görmek bambaşka bir deneyimdi. Ağzını kocaman açmış, nasıl olup da böyle görünen canlıların kendisinin de anlayabileceği bir dilde konuşabildiklerini düşünüyordu. Babasının fısıldayışıyla kendine geldi:
“Canım, şu yüzündeki ifadeyi değiştir hemen, ogtornlar oldukça alıngandır. Hem Tantar çok iyi dostumdur, kırılmasını istemem.”
Mara utançla ağzını kapayıp, elinden geldiğince gülümsemeye çalıştı. Adera uçan odalardan yakınan ogtornu selamladı:
“Sevgili Tantar! Her zamanki gibi çok hoş görünüyorsun. Uçan odalardan dolayı üzgünüm ama emin ol bu işkenceye katlanmana değecek bir ganimet var elimde bugün. İşte bu Mara, kızım. Mara, bu güzel hanım ogtornların meclisteki temsilcilerinden, Tantar. Bunlar da Taru ve Kedzik.”
Mara’yla tanıştırılan ogtornun yüzünde, küçük kızın dudakları olduğunu varsaydığı aralık dışında hiçbir değişim olmamıştı. Kızcağız bu değişimin gülümseme olduğunu ancak tahmin edebildi. Kalın ve sağlam gövdeli Tantar’ın elleriyle ayakları bir insana göre gayet büyüktü. Gözleri hemen kafasının üzerindeki iki yükseltiden çıkmaktaydı, her biri Mara’nın bir yumruğu kadardı. Bacaklarının dizlerine kadar olan bölümü neredeyse yere paralel duracak bir açıya sahipti, bu da ona her an zıplayabilirmiş gibi bir hava veriyordu.
Ogtorn, Mara’yı saygıyla selamladı.
“Hoş geldin seçilmiş çocuk. Sonunda ailene kavuştuğun için çok mutluyuz.”
Sesi de görünüşü gibi güçlü, görünüşüyle çok örtüşmese de güven vericiydi.
“Merhaba,” dedi Mara gülümseyerek. “Ben de ailemi bulduğum için çok mutluyum.”
“Senin yerinde olsam o kadar mutlu olmazdım doğrusu. Ah şekerim, senin katlanılması güç bir göreve gitmene sebep olan, işte bu inatçı Adera’dır. Benim kahrolası uçan odalara sık sık binmeme neden olan da odur. Sevgili babanın hayatımız üzerindeki olumsuz etkilerini düşünürsek seninle ortak yanlarımız epey fazla. Bizim aile bağlarımızı görmen için uzunca bir süre için yanıma gelmelisin. Hem böylece babanı emekli etme planlarımız hakkında konuşmak için bol bol da vaktimiz olur.”
Mara Tantar’ın yüz ifadesi ve ses tonu değişmediği için şaka yapıp yapmadığını anlayabilmek için babasına baktı. Bakışını takip eden Tantar, bu kez Adera’ya yöneldi:
“Artık emekli olmayı düşünmüyor musun Adera? Diyorum ki Mara da aramıza katıldığına göre, bu işlerden çekilsen de onunla daha çok ilgilensen. Senin yerine örneğin Anaid gibi zeki ve ileriyi gören dostlarımız Meclis’e katılır. Gözün arkada kalmaz.”
Adera Tantar’la aralarında yıllardır tekrarlanan bu oyuna her zamanki gibi içini çekerek katıldı
“Sevgili dostum, emin ol bunu ben de isterdim. Ancak sen de bilirsin ki maalesef yapılması gerekenle yapmak istediklerimiz her zaman aynı olmuyor.”
Taru ve Kedzik ile hararetli bir sohbete girişmiş olan Anaid’i gösterdi. Zavallı ogtornlar genç kadının konuşma hızı nedeniyle gayet zor anlar yaşıyorlardı.
“Yerimi Anaid’e sevinerek bırakırdım ancak diğer meclis üyelerinin bundan hoşlanacağını pek sanmıyorum. Sadece onun konuştuğu bir meclis! Hımm, aslında evet, neden olmasın ki? Haklısın, belki de yerimi ona bırakmalıyım. Hepimizin yerine konuşacak birini bulduğumuz için tüm meclis üyeleri emekli olabilir böylece.”
Anaid kendisinden bahsedildiğini fark ederek onlara doğru yöneldiğinde Tantar’ın fikri aniden değişiverdi. Aceleyle ekledi,
“Şey bir kez daha düşündüm de, sana hala ihtiyacımız var. Ne denli zor da olsa görev görevdir, değil mi Mara?”
Mara, Anaid’in ogtornda yarattığı korkuya kahkahayı basmamak için güç tutuyordu kendini. Normal bir zamanda -yani daha bir gün önce, o kendini biraz garip de olsa bir insan zannederken- ormanda karşısına çıksa korkudan bayılacağı bir yaratık, şu güzel kadından korkuyordu.
“Dedem ‘söz güçlüdür’ derken Anaid’i kast etmiş olmalı,” dedi Tantar’a.
Anlamadığını görünce ekledi,
“Dedem, Coravani. Kseleya’nın en iyi demirci ustasıdır. Kendisine ‘az konuşuyorsun’ diyenlere böyle yanıt verirdi.”
“Deden demek? Sanırım bir insandan söz ediyoruz değil mi canım?”
Tantar’ın “insan” sözcüğüne yaptığı vurguda bariz bir tiksinti vardı. Mara’nın bu vurgudan pek hoşlanmadığını fark eden Adera aceleyle araya girdi.
“Şimdi bunları konuşabilecek kadar vaktimiz yok. Birazdan toplantı başlayacak. Her zamanki huyun olduğu için senin gecikmene anlayış göstereceklerdir Tantar ama bizim gecikmememiz gerekiyor. Hele bugün asla!”
Bu arada Anaid’in elinden canını kurtaran iki ogtorn yanlarına gelmişti. Biraz daha ufak tefek görüneni söze karıştı.
“Tantar bence hemen gidelim, bugünkü toplantıya geç kalmamalıyız.”
Diğeri garip bir aceleyle Tantar’ı çekiştiyordu. Hızla uzaklaşırlarken,
“Bir an hiç susmayacak sandım,” dediğini duydu Mara.
Adera,
“Biz de gidelim artık,” dedi Mara’ya. “Açılış konuşmaları sırasında Meclis’te yalnızca temsilciler bulunabilir. Sen Ruven ve Anaid’le birlikte biraz bekleyeceksin. Normal zamanlarda bu konuşmalar uzundur. Ancak sen çok özel bir habercisin. O nedenle bugünkü konuşmaların oldukça kısa süreceğine eminim. Ruven lütfen bu iki hanımla ilgilen. Üçünüz de hazır olun. Her an çağrılabilirsiniz.”
Adera ile Harlena ogtorn ve olbarlarla birlikte yanlarından ayrıldıklarında Anaid, Ruven ve Mara’yı peşinden sürükleyerek meclis muhafızlarının yanına götürdü. Zavallıcıkların gözlerindeki korkak bakıştan Anaid’i tanıdıkları anlaşılıyordu.
“Anaid şimdi sırası değil!” diye uyardı Ruven.
“Kim demiş? Tam da sırası. Zavallıcıklar! Konuşamadıkları için nasıl da canları sıkılıyordur, bir düşünsene. E, bugün nasılsınız? Beni özlediniz mi?”
Kapıdaki era nöbetçiler görevleri bitene dek bir heykel gibi konuşmadan ve kıpırdamadan durmak zorundaydılar. Bu nedenle canları yalnızca konuşmak değil, Anaid’i fena halde pataklamak da istediği halde seslerini çıkaramadılar.
“Neyse, geçen gün nerede kalmıştık? Size “Dış Kapıda Var Bir Tilki”yi anlatıyordum değil mi? Bugün o tilkinin yavrularının başına geleni anlatacağım.”
Anaid öyküsünü öyle ayrıntılı anlatıyordu ki, Meclis Mara’yı konuşmak için çağırdığında bu işkenceye dayanmakta zorluk çeken nöbetçilerden birinin gözlerinde büyük bir kin, öbürünün ağzında da delice bir sırıtış vardı.
“Ama henüz birinci yavru bile doğmamıştı. Asıl macera şimdi başlıyor,” dedi Anaid üzüntüyle. “Hem baksanıza ne kadar da hevesle bekliyorlar öykümün devamını. Siz ikiniz gitseniz daha mı iyi olur acaba?”
Nöbetçilerden birinin kendisini tutamayıp hıçkırdığını gören Ruven, tek bir söz söylemeden koluna yapıştığı gibi kapıdan içeriye sürüklerken, Anaid nöbetçilere sesleniyordu:
“Üzülmeyin, çıkışta devamını anlatacağım!”
Mara Havelan Meclisi’ne girerken çok heyecanlıydı. Yüzünün bembeyaz kesildiğini, ellerinin titrediğini hissediyordu. O ünlü keskin gözlerine de bir şeyler olmuştu sanki. Sakinleşmeye çalışarak elbisesini düzeltti:
“Çok berbat görünmüyorum değil mi?”
“Hayır canım,” dedi Anaid. “Melekler kadar güzelsin. Kanatların bile tamam, bak. Bir tacın eksik.”
“Meleklerin tacı olduğunu bilmiyordum. Öyle mi gerçekten?”
Küçük kızın başına iki gün içinde öyle çok şey gelmişti ki, ona melekleri gördüklerini, başlarında taçlarının, ellerinde borazanlarının olduğunu hatta öğle yemeğini beraber yiyeceklerini anlatsalar buna da inanacaktı.
Anaid’le Ruven kızcağızın bu haline gülmekten alıkoyamadılar kendilerini. Mara yaptığının farkına vardığında,
“Tabii gülersiniz,” dedi. “Ne de olsa kimse karşınıza çıkıp aslında bir insan değil era olduğunuzu söylemedi. Sonra sırtınızdaki kamburun bir çift kanat olduğunu da söylemediklerine eminim ‘Merhaba, ben senin babanım, işte bu da annen. İnsanların yaşayıp yaşamayacağına sen karar vereceksin. Hadi meclise gidiyoruz’ diyen birileriyle karşılaştınız mı hiç? O yüzden meleklerin tacı olup olmadığını da sormazsınız benim gibi, değil mi?”
Ruven,
“Haklısın,” dedi. “Güldüğümüz için bağışla bizi. Senden öyle çok şeye inanmanı istedik ki, melekleri de tanıdığımızı sanman normal aslında.”
Anaid Mara’ya sarılarak onu meclis kapısına yöneltti.
“Az önceki soruna cevap vereyim. Bana kalırsa melekler taçsız doğuyor. Eğer iyi işler yaparlarsa taçlarına da kavuşuyorlar. Ne dersin, böyle olamaz mı sence?”
Kuşkuyla kafasını salladı küçük kız. Meleklerin tacı meselesini aydınlığa kavuşturmak içim önlerinde fazla zaman yoktu. Meclis Mara’yı bekliyordu.

3 yorum:

Altuğ Gürkaynak dedi ki...

Arzu hanım, Kayıp Dünya'mız tekrar açıldı, sizi özlemiş köşeniz, buyrun gelin :)

Arzu Çur dedi ki...

Aaa, hayırlı uğurlu olsun yahu Altuğ Bey:)Demek "Ekibi topluyoruz" durumları ha? Baktım siteye, Özlem Alpin var, Sadık Yemni var daha neler neler var. Çayı kapıp hemen geliyorum okumaya.

Kalemim tembelliğe de öyle bir alışmıştı ki. Du bakalım... İnşallah siftahı Kayıp Dünya'da yaparız.

Çok sevindim sesinizi duyduğuma, sevgiler...

magicalbronze dedi ki...

Selamlar,

Uzun süredir giremedim buraya, söz verdiğiniz gibi göndermişsiniz fantastikle ilgili yazılarınızı. (Hatta daha fazlasınıda göndermişsiniz en kısa sürede okuyacağım türden...)

Öncelikle bir kez daha ellerinize sağlık. Kaleminizin sağlam olduğunu kanıtlamışsınız tekrar. Okurken batıdaki yazarların havasını hissettim. Hikayenin ortasından tam bir şey anlayamadım ama. Umuyorum ki diğer bölümleride yayımlayacaksınız. :)

Saygılarımla,
Hakan "magicalbronze" Tunç