Sıcağın yükseltisi şehirli kedi
Ağzında ıtır rengi, gövden baştanbaşa ev
Nereden geliyordun?
(Balıkların yanından)
Balıkların yanından geliyordun.
Gelinciğin, ak armudun, gövendiren balının
Tam zamanıydı. Dişlerin kamaşıyordu değil mi taştan?
(Öyle güzel kokuyorlardı ki)
Öyle güzel kokuyorlardı ki
Kabak çiçeği, diş dolgusu, yürek avuntusu
Kucağında bir buket sıcak. Terkisinde can sıkıntısının, nereye gidiyordun?
(Bir deniz arıyordum)
Bir deniz arıyordun.
Sakin, sessiz ev sıcağı kokulu taş huzur
Bitik, yenilmiş yine de canlı. Bulutlar kuşlardan önceydi. Vardı taş bulutlar.
22 Ekim 2008 Çarşamba
14 Ekim 2008 Salı
Carmen Neden Kaçtı?
- Biz eskiden başımız sıkışınca sana koşardık. Bir eksiğimiz gediğimiz var mı diye dikkat ederdin bize. Geceleri paltonu çıkarıp bize verirdin. Uyursak üstümüzü örterdin. Açsak karnımızı doyururdun. Sevgilimiz terk etse, bir şişe şarap alır gelirdin en azından.
Biz eskiden seninle gündüzleri de karanlığın olduğu bir yer bulmuştuk. Işığın karanlığına sığınır bir sigara yakardık. Bizim eskiden seninle sırtımızda da bir göz vardı. Duvar diplerinde giderken arkamızda ne olduğuna bakardık.
Biz eskiden seninle başka türlü insanların yaşadığı mahallelere sık sık konuk gider, paket paket sigara taşırdık insanlarına.
Değişen nedir bilmiyorum. Fasılalarla boşluğa düşmeyi beceremeyen vücudumuza mı sebep sorayım, sana ihanet eden ciğerlere, beni yarı yolda bırakan böbreğime mi?
Bir mahalleden geçerken sokakların adından başlar, insanların yüzünden bitirirdik. Şehirleri dolanırken soba satma sevdasına, tüm yoksul mahallelerde birer bira karşılığında sobaları tüketir, beş parasız dönerdik kentimize. Kendimizle yüzleşirdik. Birbirimizle de.
Biz eskiden seninle sigara izmariti kadar çok lüks otel tanımıştık. Topladığımız izmaritlerden, bizden önce onu içen kişinin karakterini çözerdik. Yattığımız otel odalarında bir saç telinden, sifonun kullanılışından, perdenin kıvrımından bizden önce orada kalanın dertlerini anlar, içlenirdik.
Biz eskiden seninle yola çıkanları tiye alırdık. Yollar bize çıkardı. Durur beklerdik, seyrederdik gelip geçen yalnızlıkları. Biz yalnız kalmazdık. Başka zamanlara varabilirdi elimiz, uzanır gelecekten bir yaprak alırdık. Üstünde okurduk bütün ilimleri.
Biz eskiden seninle yokluktan varlık damıtırdık. Bakışlardan kıvılcımlı sevdalar çekerek her erkeğe aşk vermenin simyasını yapardık.
Bu yollar yoktu o zaman. Bu ayrılıklar yoktu. Başka kentler yoktu. Başka kalpler yoktu. Başka isimler yoktu. Başka sevgiler? Vardı.
Varken yok olmanın yolunu bulmuştuk. Görünenden de görünmeyeni bilmenin mümkün olduğunu bulmuştuk. Aşkın saatinin kaçı vurduğunu, kadınların adımlarının neden değişken, erkeklerin ayaklarının neden savurgan olduğunu anlatabilmiştik kendimize.
Şimdi bir tek şey söyle, kim gitti ha? Kim kaldı ha?
Dayanamıyorum. Dostluğuma kanıt anılar sunuyorum bak eteğine. Nasıl unutursun İstanbul’da yeniçerilerin ve haçlıların nal seslerini duyuşumuzu? Sinop’ta hapishane duvarını döven dalgalardaki esrarı çözüşümüzü? Özgürlüğün dağ başlarında mümkün olabildiğini Harput öğretti ikimize, düzlüklerin insanına yanaşmamak gerektiğini Çukurova.
Başka alemlerden gelen seslerin tılsımını anlatmak isterken az dayak yemedik camilerde. Yoksullara kandırıldıklarını anlatmak için az dil dökmedik mitinglerde. Sokakların asi kızlarına başka seçenekleri yoksa uçurumun yolunu tarif ettiğimizde pezevenkleri az kovalamadı bizi. Nereye gidiyorsun şimdi?
Başka sokaklar arama boşuna, biz hepsini geçtik. Hiçbir şey kalmadı bir yuvayı sana verebilecek. Yokluğun kıyısına geldiğimizde geri dönmek sana yakışıyor mu, ha?
Sen ki yollara dökendin, sen ki yollardan toplayandın. Sen ki, elimizden tutan, başka kıyılara sağ salim ulaştırandın. Ölüm ırmağını Nazilerin ateşi altında geçirendin bizi. Nehirde balık tutturan, kuyuda martılara sattırandın. Bulgarların gözünden sürmeyi çekerken sen vardın. Yunanlara Olimpos ateşi pazarlarken yine sen.
Amerikalılardan cikletleri alıp, Amerikan pazarında Türklere satandın sen. Türklerden semer toplayıp, İtalyan evlerine koyduran da sen. Karga kanadından karayı çalıp gözüme çeken sendin, manolyadan beyazı toplayıp yüzüme vuran yine sen. Nereye gidebilirsin şimdi yüzümün bir yanı kara bir yanı beyaz dururken?
Yüzüne en yakışan maskeyi Anais’dan almıştık: Satamazsın ki Beşiktaş pazarında.
Güzelim ellerini örten eldivenleri Susan’dan: Döviz piyasasında beş kuruş etmez.
Cam ayakkabıların Carmen’dendi. Don Jose’yi öldürmek dururken onunla evlenmek yakışır mı lan?
Gitme. Terk etme bizi. Yuva kurma. Çocuk yapma. Üstümüzü ört yine. Paltonun uzunluğu hep geceden kalma olsun. Dostumdan ayrıldım, köpekler uluyor çevremde. Bir şişe şarap getir.
- Bir şişe şarabın lafı mı olur? Ama bırak artık bu sözleri. Başka seçenek mi bıraktınız bana, kaçmaktan başka?
Tamam anlattıklarını ben de hatırlıyorum elbet. Hem de daha fazlasını. Saçlarının karasını da soba dumanlarından çalmıştık en üşüdüğümüz kışlardan birinde. Saçına sokulup ısınmıştı bütün ev halkı. Sonra gittiğimiz Osmanlı kasabalarında, şerbet içmiştik biranın üstüne. Nasıl unuturum bize şerbet veren kadının sıcak evinden bayılmamak için kendimizi sokağa atışımızı?
Sen de unutma ama. Bir kez girdiğimiz her sokağa seninle yine girmek zorunda kalırdım. Külhanbeylerin bizi mimlemesine aldırmayalım derdin, dayak yerdik. Daha doğrusu ben yerdim. Seni korurken dayağın çoğunu ben yerdim.
Yunanlarla pazarlığı yaparken Efsun askerlerinin ponponlarını çaldığın için az daha kurşuna dizilecektik. Ticaret hep hırsızlıktı senin için. Yediğin bokları ben temizledim her seferinde.
Sonra şunu da hatırla: Sattığımız sobaların parasını da biraya yatıracakken, son anda elinden alıp memlekete dönüş parasını kurtarabilen -hem de senin elinden- bendim. İki kadındık Çukurova’ya indiğimizde. Taksi şoförleriyle yaylaya çıktın. Sonrasında seni Adana genelevinden kurtaran yine bendim.
Hatırlamadığın başka şeyler de var. İstanbul sokaklarında seni yeniçerilerle haçlıların hiç olmamış savaşları arasından kurtaran bendim. Elindeki bira şişesini kırıp haçlıların üstüne yürüdüğünde sipahilerin arkandan geleceğini sanmıştın. Sonunda yeniçerilerin kazanından seni ben çıkardım. Her yerinden pirinç taneleri akıyordu.
Bazı anları hatırlıyor, bana acı çektirmek için kullanıyorsun bunları. Evet, bana hediye ettiğin cam pabuçlar Carmen’indi. Biz o pabuçları çaldıktan sonra mecburen düşürdü Sinderella ayakkabısının tekini. Carmen bütün temsillerine Sinderella’dan aldığı o tek cam ayakkabıyla çıktı uzunca süre. Büyük karışıklıktı. Bana, ustana yaraşır bir karışıklık çıkarmanın gururuyla yanımda gezmiştin uzun süre. Ama sen bilmiyorsun, ayakkabılar ayağımı nasıl keserdi? Sırf sen istedin diye, bir kış, ayaklarım dona dona sokaklarda gezmiştim o lanet olasıca ayakkabılarla.
Başka sokaklar arama, yuva kurma, çocuk yapma diyorsun. Beni ihanetle suçluyorsun. Oysa kimse kendine ihanet etmez, hiç anlamadın bunu. Başta neyse hep odur, hiç anlamadın. Hiç anlamadın ki, her yolun başında çizdiğin çizgi, yaptığın mikron saniye sapma yüzünden yolu değiştirebilir. Mitinglerde anlatmaya çalıştığımız buydu. Kızlara anlattığımız uçurum senin sandığın gibi ölüm değil, evleriydi. Bu yüzden dövdü pezevenkler bizi. Camilerde anlattığımız sır sandığın şey, hep bilinendi, bilmeye korktukları için dövdüler bizi. Hiç anlamadın sen bunu.
Şimdi gitme diyorsun. Nereye gittiğimi ben bilmiyor muyum sanıyorsun? Bildiğim her şeyin altından kalkabilirim, bilmiyor musun? Bana eskiden olduğu gibi şimdi de güvensene. Bir kez “istedim oldu” diye düşünme artık. Bu da bir yol anlamıyor musun?
Evet, evleneceğiz. Don Jose teğmenlikten ayrılacak. Ben dansözlüğü bırakacağım. Hakan Peker bana bir kaset yapacak. Klibimi Emir Kusturica çekecek, MTV’ye çıkacağım. Grammy alacağım.
Hiçbir sözümden dönmeyeceğim. Bu söylediklerimi Beşiktaş pazarında, döviz piyasasında satamam ama müzik piyasasında çok para var biliyor musun?
Paltomun uzunluğu geceyi de gündüzü de örterdi, anlamadın. Anla artık senin üstünü örtmekten yoruldum. Başkalarının acılarına ana olmaktan yoruldum. Şarap taşıyıp aşk kırıntılarına meze olmaktan, sokaklarda başkalarının yerine dövüşmekten, Anais’ın kopyası, Susan’ın resmi olmaktan, Carmen’in eski ayakkabılarını giymekten bıktım artık. Sen ve senin gibilerin bana yüklediği umutlardan, haydutların reisi olmaktan yoruldum.
Şaraptan kastın sana dönmemse eğer, şarabını kendin al.
Biz eskiden seninle gündüzleri de karanlığın olduğu bir yer bulmuştuk. Işığın karanlığına sığınır bir sigara yakardık. Bizim eskiden seninle sırtımızda da bir göz vardı. Duvar diplerinde giderken arkamızda ne olduğuna bakardık.
Biz eskiden seninle başka türlü insanların yaşadığı mahallelere sık sık konuk gider, paket paket sigara taşırdık insanlarına.
Değişen nedir bilmiyorum. Fasılalarla boşluğa düşmeyi beceremeyen vücudumuza mı sebep sorayım, sana ihanet eden ciğerlere, beni yarı yolda bırakan böbreğime mi?
Bir mahalleden geçerken sokakların adından başlar, insanların yüzünden bitirirdik. Şehirleri dolanırken soba satma sevdasına, tüm yoksul mahallelerde birer bira karşılığında sobaları tüketir, beş parasız dönerdik kentimize. Kendimizle yüzleşirdik. Birbirimizle de.
Biz eskiden seninle sigara izmariti kadar çok lüks otel tanımıştık. Topladığımız izmaritlerden, bizden önce onu içen kişinin karakterini çözerdik. Yattığımız otel odalarında bir saç telinden, sifonun kullanılışından, perdenin kıvrımından bizden önce orada kalanın dertlerini anlar, içlenirdik.
Biz eskiden seninle yola çıkanları tiye alırdık. Yollar bize çıkardı. Durur beklerdik, seyrederdik gelip geçen yalnızlıkları. Biz yalnız kalmazdık. Başka zamanlara varabilirdi elimiz, uzanır gelecekten bir yaprak alırdık. Üstünde okurduk bütün ilimleri.
Biz eskiden seninle yokluktan varlık damıtırdık. Bakışlardan kıvılcımlı sevdalar çekerek her erkeğe aşk vermenin simyasını yapardık.
Bu yollar yoktu o zaman. Bu ayrılıklar yoktu. Başka kentler yoktu. Başka kalpler yoktu. Başka isimler yoktu. Başka sevgiler? Vardı.
Varken yok olmanın yolunu bulmuştuk. Görünenden de görünmeyeni bilmenin mümkün olduğunu bulmuştuk. Aşkın saatinin kaçı vurduğunu, kadınların adımlarının neden değişken, erkeklerin ayaklarının neden savurgan olduğunu anlatabilmiştik kendimize.
Şimdi bir tek şey söyle, kim gitti ha? Kim kaldı ha?
Dayanamıyorum. Dostluğuma kanıt anılar sunuyorum bak eteğine. Nasıl unutursun İstanbul’da yeniçerilerin ve haçlıların nal seslerini duyuşumuzu? Sinop’ta hapishane duvarını döven dalgalardaki esrarı çözüşümüzü? Özgürlüğün dağ başlarında mümkün olabildiğini Harput öğretti ikimize, düzlüklerin insanına yanaşmamak gerektiğini Çukurova.
Başka alemlerden gelen seslerin tılsımını anlatmak isterken az dayak yemedik camilerde. Yoksullara kandırıldıklarını anlatmak için az dil dökmedik mitinglerde. Sokakların asi kızlarına başka seçenekleri yoksa uçurumun yolunu tarif ettiğimizde pezevenkleri az kovalamadı bizi. Nereye gidiyorsun şimdi?
Başka sokaklar arama boşuna, biz hepsini geçtik. Hiçbir şey kalmadı bir yuvayı sana verebilecek. Yokluğun kıyısına geldiğimizde geri dönmek sana yakışıyor mu, ha?
Sen ki yollara dökendin, sen ki yollardan toplayandın. Sen ki, elimizden tutan, başka kıyılara sağ salim ulaştırandın. Ölüm ırmağını Nazilerin ateşi altında geçirendin bizi. Nehirde balık tutturan, kuyuda martılara sattırandın. Bulgarların gözünden sürmeyi çekerken sen vardın. Yunanlara Olimpos ateşi pazarlarken yine sen.
Amerikalılardan cikletleri alıp, Amerikan pazarında Türklere satandın sen. Türklerden semer toplayıp, İtalyan evlerine koyduran da sen. Karga kanadından karayı çalıp gözüme çeken sendin, manolyadan beyazı toplayıp yüzüme vuran yine sen. Nereye gidebilirsin şimdi yüzümün bir yanı kara bir yanı beyaz dururken?
Yüzüne en yakışan maskeyi Anais’dan almıştık: Satamazsın ki Beşiktaş pazarında.
Güzelim ellerini örten eldivenleri Susan’dan: Döviz piyasasında beş kuruş etmez.
Cam ayakkabıların Carmen’dendi. Don Jose’yi öldürmek dururken onunla evlenmek yakışır mı lan?
Gitme. Terk etme bizi. Yuva kurma. Çocuk yapma. Üstümüzü ört yine. Paltonun uzunluğu hep geceden kalma olsun. Dostumdan ayrıldım, köpekler uluyor çevremde. Bir şişe şarap getir.
- Bir şişe şarabın lafı mı olur? Ama bırak artık bu sözleri. Başka seçenek mi bıraktınız bana, kaçmaktan başka?
Tamam anlattıklarını ben de hatırlıyorum elbet. Hem de daha fazlasını. Saçlarının karasını da soba dumanlarından çalmıştık en üşüdüğümüz kışlardan birinde. Saçına sokulup ısınmıştı bütün ev halkı. Sonra gittiğimiz Osmanlı kasabalarında, şerbet içmiştik biranın üstüne. Nasıl unuturum bize şerbet veren kadının sıcak evinden bayılmamak için kendimizi sokağa atışımızı?
Sen de unutma ama. Bir kez girdiğimiz her sokağa seninle yine girmek zorunda kalırdım. Külhanbeylerin bizi mimlemesine aldırmayalım derdin, dayak yerdik. Daha doğrusu ben yerdim. Seni korurken dayağın çoğunu ben yerdim.
Yunanlarla pazarlığı yaparken Efsun askerlerinin ponponlarını çaldığın için az daha kurşuna dizilecektik. Ticaret hep hırsızlıktı senin için. Yediğin bokları ben temizledim her seferinde.
Sonra şunu da hatırla: Sattığımız sobaların parasını da biraya yatıracakken, son anda elinden alıp memlekete dönüş parasını kurtarabilen -hem de senin elinden- bendim. İki kadındık Çukurova’ya indiğimizde. Taksi şoförleriyle yaylaya çıktın. Sonrasında seni Adana genelevinden kurtaran yine bendim.
Hatırlamadığın başka şeyler de var. İstanbul sokaklarında seni yeniçerilerle haçlıların hiç olmamış savaşları arasından kurtaran bendim. Elindeki bira şişesini kırıp haçlıların üstüne yürüdüğünde sipahilerin arkandan geleceğini sanmıştın. Sonunda yeniçerilerin kazanından seni ben çıkardım. Her yerinden pirinç taneleri akıyordu.
Bazı anları hatırlıyor, bana acı çektirmek için kullanıyorsun bunları. Evet, bana hediye ettiğin cam pabuçlar Carmen’indi. Biz o pabuçları çaldıktan sonra mecburen düşürdü Sinderella ayakkabısının tekini. Carmen bütün temsillerine Sinderella’dan aldığı o tek cam ayakkabıyla çıktı uzunca süre. Büyük karışıklıktı. Bana, ustana yaraşır bir karışıklık çıkarmanın gururuyla yanımda gezmiştin uzun süre. Ama sen bilmiyorsun, ayakkabılar ayağımı nasıl keserdi? Sırf sen istedin diye, bir kış, ayaklarım dona dona sokaklarda gezmiştim o lanet olasıca ayakkabılarla.
Başka sokaklar arama, yuva kurma, çocuk yapma diyorsun. Beni ihanetle suçluyorsun. Oysa kimse kendine ihanet etmez, hiç anlamadın bunu. Başta neyse hep odur, hiç anlamadın. Hiç anlamadın ki, her yolun başında çizdiğin çizgi, yaptığın mikron saniye sapma yüzünden yolu değiştirebilir. Mitinglerde anlatmaya çalıştığımız buydu. Kızlara anlattığımız uçurum senin sandığın gibi ölüm değil, evleriydi. Bu yüzden dövdü pezevenkler bizi. Camilerde anlattığımız sır sandığın şey, hep bilinendi, bilmeye korktukları için dövdüler bizi. Hiç anlamadın sen bunu.
Şimdi gitme diyorsun. Nereye gittiğimi ben bilmiyor muyum sanıyorsun? Bildiğim her şeyin altından kalkabilirim, bilmiyor musun? Bana eskiden olduğu gibi şimdi de güvensene. Bir kez “istedim oldu” diye düşünme artık. Bu da bir yol anlamıyor musun?
Evet, evleneceğiz. Don Jose teğmenlikten ayrılacak. Ben dansözlüğü bırakacağım. Hakan Peker bana bir kaset yapacak. Klibimi Emir Kusturica çekecek, MTV’ye çıkacağım. Grammy alacağım.
Hiçbir sözümden dönmeyeceğim. Bu söylediklerimi Beşiktaş pazarında, döviz piyasasında satamam ama müzik piyasasında çok para var biliyor musun?
Paltomun uzunluğu geceyi de gündüzü de örterdi, anlamadın. Anla artık senin üstünü örtmekten yoruldum. Başkalarının acılarına ana olmaktan yoruldum. Şarap taşıyıp aşk kırıntılarına meze olmaktan, sokaklarda başkalarının yerine dövüşmekten, Anais’ın kopyası, Susan’ın resmi olmaktan, Carmen’in eski ayakkabılarını giymekten bıktım artık. Sen ve senin gibilerin bana yüklediği umutlardan, haydutların reisi olmaktan yoruldum.
Şaraptan kastın sana dönmemse eğer, şarabını kendin al.
2002- Kuzey Yıldızı
6 Ekim 2008 Pazartesi
Kalp krizi
Taş ağırlığını doldurmakla meşgul
Yazamadığı her sözcük
Çoktan geçip gitmiş bir kalp krizi
Kader ellere çekmez çizgiyi
Kalbimde yazılı tarihim ve geleceğim
O çizgi ki pek çok yerden kırılmış,
Onarılan dişler gibi eksik, ekleme
Biçimsiz bir yerde duruyorum
Şarkı vuruyor üstüme
Kalbimmiş haritası ömrümün
Falcı söyledi bakar bakmaz elime
Bu yüz ne çok kırıkla donanmış
Nasıl da ağarmış kalbimin saçları
Şarkılar geçiyor üzerimden
Sular, ay selleri
Kraterler, volkan dipleri
Dorukları ömrümün
Tehlikeli imiş çocukluğu uzatmak
Ki, yüzüm aynadan bakan bir ihtiyar
Gözlerim o hapishanede tutuklu ceylan kaldı
Dedim ki;
Kovala beni ey ömrüm
Ömrüm, sıkıysa yetiş ardımdan
Yazamadığı her sözcük
Çoktan geçip gitmiş bir kalp krizi
Kader ellere çekmez çizgiyi
Kalbimde yazılı tarihim ve geleceğim
O çizgi ki pek çok yerden kırılmış,
Onarılan dişler gibi eksik, ekleme
Biçimsiz bir yerde duruyorum
Şarkı vuruyor üstüme
Kalbimmiş haritası ömrümün
Falcı söyledi bakar bakmaz elime
Bu yüz ne çok kırıkla donanmış
Nasıl da ağarmış kalbimin saçları
Şarkılar geçiyor üzerimden
Sular, ay selleri
Kraterler, volkan dipleri
Dorukları ömrümün
Tehlikeli imiş çocukluğu uzatmak
Ki, yüzüm aynadan bakan bir ihtiyar
Gözlerim o hapishanede tutuklu ceylan kaldı
Dedim ki;
Kovala beni ey ömrüm
Ömrüm, sıkıysa yetiş ardımdan
26 Eylül 2008 Cuma
Çakılı Aşk
Geçmişi anımsadığımda iki sözcük dolanıyor aklımda: Kaldın ve gitme.
Bir akşam vaktiydi bu sözcüklerden ikincisini dillendirdiğimde. Bahardı. Oturduğumuz parkta hoyrat çocuk ellerinden kurtulmuş üç beş sap leylak kalmıştı . Boyunları biraz bükük. Benim gibi.
Benim de yüzüm yere dönüktü, salkım söğüt gibi.
Senin saçların bir o kadar uzundu, akşamı dolduracak kadar uzun. Seni bekleyeceğim günler, uykusuz geceler kadar uzun.
Senin saçların bir o kadar uzundu, akşamı dolduracak kadar uzun. Seni bekleyeceğim günler, uykusuz geceler kadar uzun.
Uzunluk bir zaman birimi midir yoksa mesafe mi? Ayrılık acısı kaç kilometre sürer hala severken? Bir hafta, acıyan bir kalbin yüz ölçümünde kaç hücre sağaltır? Ben sensizliği kalbime uzaklığınla mı ölçmeliyim, şehirlerimizin uzaklığıyla mı?
Bir sigara yakmıştın. İncecik parmaklarının arasında evirip çevirmenden, bir de sigara dumanının ciğerlerinden dolanıp bana gelen kokusundan anlamıştım bunu. Sana değip gelen duman, bana değip giden zamana dolanmış, bir şiirin ilk dizelerini oluşturmak için belleğimde yerini almaya hazırlanıyordu. Sonraya saklıyordum. Sensiz geçecek bir sonrada şiire ne çok yer olacaktı. Bir de beklemeye.
Beklemeye öyle alışkınım ki ben. Sen gelinceye dek gelişini beklemiştim, neyi beklediğimi bilemeyerek. Şimdi yine bekleyeceğim, neyi beklediğimi bilerek.
Terk ediliş bir havuza benzer. Önce aydınlık, parlak ve gerçektir. Zamanla, tortular biriktikçe, içine bir yaprak düşünce havuzun, sonra bir parça ekmek belki, bol bol sokak kiri; koyulaşır, ağırlaşır. Havuza bakmak da cazibesini yitirir. Ben de terk ederim o havuzu ama havuz orada kalır. Kim kimi terk ederse etsin, terk ediliş bir yerde, ikisinde de bir yerde kalır.
Kalp terk edilmelerle kırılınca, eskiyen bir hayat gibi koyulaşır. Katılaşır. Baharın hiç gelmeyeceği bir ülkeye döner. Göğü karanlık, toprağı hasta, çorak. Vahşi...
Sıkıntıyla içini çekmenden belliydi gitmemi istediğin. Bana bırakmayı tercih ederdin, biliyorum. Akşamı, hafif leylak kokusunu. Unutma havuzunu. Fakat kaldırmadım başımı yerden.
Terk edilmeyi sevmem. Hiç. Hiç kimseye bulaşmamışlığım bundandı işte. Acısını kaldırmak benim harcım değildi. Söylemiştim en baştan, değil mi? Fakat şimdi..
“Gitme” dedim sadece. Tek kelime. Cılız. Kesin yine de.
Anladın. Bir istek değil sonuçtu dillendirdiğim. Aşkın sonlanmaya yakın ortaya çıkardığı nadir büyülerinden biriydi son kozum. Tek sözcük: Gitme.
Sigarayı yere attın. Topuğunla ezdin sevgimi. Saçlarını topladın ellerinle. Boğazıma doladın ak tellerini. Gökyüzüne baktın. Kuşlar düştü yere, kanatsız. Leylakları avuçladın, kokularını sana verip soldular. Birkaç cümle geveledin ağzında. İyilik ve mantık öldü. Olamayacaklardan, imkanlardan söz açtın. Bir bebek içimde öldü.
İzmariti, saçlarını, kuşları, leylakları, iyiliği, mantığı, bebeği toparladım dağıttığın yerlerden. Kahverengi çantama koydum. Bana verdiğin hediyelerin yanına, tutamadığın sözlerin yanına. Aşk sözcüklerinin, telefon seslerinin, sinema biletlerinin, kuru çiçeklerin, gözyaşlarının, kahkahaların, esir kalplerin, bağlılık yeminlerinin, hayallerin, planların...
Şimdi ayakların orada kelepçelenmiş, o parkta, üzerinden ne aşklar geçmiş, ne sözcükler söylenip geri alınmış o bankta oturuyorsun hala. Akşamı bir parça kanla raptettim zamana.
Sözcükler geri alınamazsa da zaman durdurulabilir. Aşka karşı, aşk için bir zafer kazanılabilir. Bir sözcük bir hayatı noktalayabilir. Bir çakı bir kalbi bulabilir.
Bana inanabilirsin artık: Bir aşk sonsuza dek bir bankın üzerinde oturabilir.
10 Eylül 2008 Çarşamba
Dua
Beni şimdiki halimle değil,
Köşeye sıkışmış, boğulurken, tutunmaya çalışırken değil,
Ağzımdan kötü huylu tomurcuklar fışkırtırken değil
Beni sevdiğin zamanlardaki gibi hatırla
Bilirsin vardı benim de böyle hallerim
Mor bir kazakla ne giyilir diye düşünmediğim
Gözlerimin güldüğü dişlerimden önce
Eriği sevdiğim, masum olduğum, sana inandığım
Her şeye inandığım günlerim
Beni şimdi olduğum gibi değil
Eskiden olduğum gibi hatırla
Karşına çıktığım gündeki gibi hatırla beni
Hani sadece bir konuk, bir soru işaretiyken dünyada
İlk öpücüğümü merakla beklerken hatırla beni
Utanmayı bilirken hala
Birisine ilk kez seni seviyorum dediğim günde hatırla beni
Hani hiç kırgınlık girmemişken kalbimle aramıza
Tek bir kara bulut bile gölgelenmemişken aşkı, hatırla beni
Som buğuyken ben, som yeşilken sen, som maviyken hayat, defterim som beyazken
Bilirsin, böyle değildim hiç boyun eğmemişken
Hiç ceza almamış, hiç ceza vermemişken
Hiç kırılmamışken kalbim böyle değildim
Hiç ihanet etmemişken kimseciklere
Söylediklerim sadece söylediklerimken
Sen çocuktun ben çocuk
Uçurum kıyılarını gökyüzü sanıp gezerdik el ele
Güven sana inanıp denizde yürümekti
Bilirsin o zaman güzel yağardı yağmur
Ve ben kaçırmazdım saçlarımı rahmetinden
Büyümek bir şeyler alıp götürüyor getirdiği yerlerden
Ben bağışlamadım seni sen de bağışlama
Ama çok sevdim seni
Beni unutma
Köşeye sıkışmış, boğulurken, tutunmaya çalışırken değil,
Ağzımdan kötü huylu tomurcuklar fışkırtırken değil
Beni sevdiğin zamanlardaki gibi hatırla
Bilirsin vardı benim de böyle hallerim
Mor bir kazakla ne giyilir diye düşünmediğim
Gözlerimin güldüğü dişlerimden önce
Eriği sevdiğim, masum olduğum, sana inandığım
Her şeye inandığım günlerim
Beni şimdi olduğum gibi değil
Eskiden olduğum gibi hatırla
Karşına çıktığım gündeki gibi hatırla beni
Hani sadece bir konuk, bir soru işaretiyken dünyada
İlk öpücüğümü merakla beklerken hatırla beni
Utanmayı bilirken hala
Birisine ilk kez seni seviyorum dediğim günde hatırla beni
Hani hiç kırgınlık girmemişken kalbimle aramıza
Tek bir kara bulut bile gölgelenmemişken aşkı, hatırla beni
Som buğuyken ben, som yeşilken sen, som maviyken hayat, defterim som beyazken
Bilirsin, böyle değildim hiç boyun eğmemişken
Hiç ceza almamış, hiç ceza vermemişken
Hiç kırılmamışken kalbim böyle değildim
Hiç ihanet etmemişken kimseciklere
Söylediklerim sadece söylediklerimken
Sen çocuktun ben çocuk
Uçurum kıyılarını gökyüzü sanıp gezerdik el ele
Güven sana inanıp denizde yürümekti
Bilirsin o zaman güzel yağardı yağmur
Ve ben kaçırmazdım saçlarımı rahmetinden
Büyümek bir şeyler alıp götürüyor getirdiği yerlerden
Ben bağışlamadım seni sen de bağışlama
Ama çok sevdim seni
Beni unutma
5 Eylül 2008 Cuma
Ejderha Günü
Günaydın herkese. Ne güzel bir sonbahar yaşıyoruz değil mi? Umarım biraz uzun sürer İstanbul'un en güzel mevsimi. En azından koltuk değneğini atıp rahatça yürüyebileceğim zamanlar başlayana dek sonbahar beni beklesin dua edin de ne olur. Bu ışık, bu hoş serinlik ve yakmayıp ısıtan güneş altında bir kaç gün uzun yürüyüşler yapabilmeyi çok istiyorum.
Bugün buraya eklemek için üç yıl önce Picus dergisinde yayınlanmış bir yazıyı seçtim. Dergi bir fantastik kurgu dosyası hazırlamış, benden de bir yazı istemişti. Ben ejderhalar üzerine yazmayı tercih ettim.
İyi okumalar.
Kırmızı, altın, yeşil, kahverengi, boz.... Ejderhalar yüzyıllardır gökyüzünü süslüyor düşlerimizin yaşadığı o yerde. Rüyalarımıza giriyor, masallarımızda başköşeye kuruluyor, yıldız takımlarına isim oluyorlar. Prensesleri kaçırmak, şövalyelerle savaşmak, köyleri basıp yakmakla uğraşıyorlar batıda, bolluk ve bereket simgesi sayılıyorlar doğuda. Dünyanın her kültüründe var ve gerçeklik denen tatsız evrende yoklar.
Ejderha Ortadoğu kökenli bir sözcük. Farsça’da ve ortak kök olan “aji”yle Kürtçe’de var. Çincesi long. Eski Türkler –büyük ihtimal Çince’den mülhem- luy, luu, lu ya da ulu dermiş kendisine. Batı dillerine ise Yunanca’da “büyük yılan” anlamına gelen “drakon”dan teşrif etmiş. Japonlar Çince’den değil Yunanca’dan geçen kullanımı tercih ediyorlar, daragon. Biz de Orta Asya’dan göçüp Orta Doğu’ya yerleşeli beri ejderha diyoruz. Ejderhaların sadece ismi değil, onlar hakkındaki görüşlerimiz de büyük ihtimalle aynı göçün sonunda değişmiş.
Çin kültüründe ejderhalar bolluk, bereket iyilik simgesi olmakla kalmayıp dünyanın yaratılışında da önemli bir role sahipken, Ortadoğu’da yılanlara yüklenen olumsuz anlamla birleşerek kötü varlıklara dönüşmüş, Avrupa’da anlatılan masallarda da aynı kötülüklerine devam etmişler. İşte, benim çağdaş masal olarak düşündüğüm ve çok sevdiğim fantastik kurgu türünün ilk büyük yapıtında, Hobbit’te yer alışları da bu bakış açısının direkt bir yansıması.
Hobbit’in kötü ejderhası Smaug kocaman bir hazinenin üstüne yatmış, burnundan alevler çıkaran, korkutucu, çirkin bir yaratık olarak çıktı karşımıza. Bu büyük yapıtta yer alma şerefine nail olan ejderhalar da geçmişin artık pek yüz vermediğimiz masallarında kalarak derin bir unutuluşla yok olmaktan kurtulup hayal dünyamızdaki yerlerini yeniden sağlamlaştırdı. O günden sonra bir yazar ne zaman olmayan bir ülkeyi kurgulasa bir ejderhayı barındırabileceği bir yeraltı mağarası, bir dağ ya da bir ada koyuvermeyi ihmal etmedi yapıtına. Böylece ejderhalar da yaşayan canlılar gibi evrim geçirdi, değişti.
Örneğin Michael Ende’in Fantazya’sında Atreju’nun dostu beyaz uğur ejderhası Fuchur’un “iğrenç dev yılanlar gibi derin yeraltı mağaralarında yaşayan ve pis kokular yayarak herhangi bir gerçek ya da sözüm ona varolan serveti koruyan alışılmış ejderhalar ya da canavarlarla”[1] bir benzerliği yoktur. Uçmak için kanatlara da ihtiyacı yoktur. Göklerde bir balığın suda süzülmesi gibi uçar. Bedeni sedef rengi pullarla kaplıdır, sesi kocaman bir çanın altın çınlamasına benzer. Fuchur, benim en sevdiğim ejderha, Bitmeyecek Öykü ise harikulade bir kitap içinde kitap içinde kitaptır.
Yerdeniz’in en yaşlısı Kalessin ise Fuchur’dan farklıdır. Fuchur kendisini korkunç Ygramul’dan kurtaran Atreju’ya ismini söylemiş olsa da, Yerdeniz’in adalardan oluşan diyarında hiçbir aklı başında ejderha ismini birine vermez. Çünkü oralarda birinin gerçek ismini bilmek ona istediğiniz her şeyi yapabileceğiniz anlamına gelir.
Ursula K. Le Guin’in Yerdeniz’inde insanların bir gündelik ismi, bir de doğumundan sonra bir büyücü vasıtasıyla “onlara gelen” gerçek ismi vardır. Bu ismi ancak en yakınlarınız bilir. Gerçek ismi bilmek gerçek gücün ve büyünün kendisidir. Yerdenizli büyücüler Roke adasındaki büyücülük okulunda bin bir zorlukla kadim lisanı öğrenmek zorundadırlar büyü yapabilmek için, oysa bu lisan ejderhaların anadilidir. Kızıl-altın pullara, hiddetli bir nefese, yelken gibi kanatlara sahiptir ejderhalar. Dokunuşları yakıcıdır ve isterlerse bir insan görüntüsüne bürünebilirler.
Yerdenizli ejderhalar insanları sevmez ama bunun önemli bir nedeni vardır. Bu nedeni Ursula K. Le Guin yıllar sonra yeniden Yerdeniz üzerine yazmaya başlayınca bulur, bize de anlatır: “Uzun zaman önce, insanlar ve ejderhalar bir cinsmiş, aynı lisanı konuşurmuş. Fakat farklı şeylerin peşindeymişler o yüzden ayrılmaya karar vermişler – farklı yönlere gidebilmek için.”[2]
Yerdenizli ejderhaların önemli bir özelliği olan insana dönüşebilme yeteneği, bir başka fantastik kurguda, Ejderha Mızrağı’nda da karşılaştığımız bir motiftir. Solamniya Şövalyeleri’nin ilki ve en büyüğü olan Huma, bir kıza aşık olur. Ancak kız gerçekte bir ejderhadır. Gümüş bir ejderha.
Margaret Weis ile Tracy Hickman ikilisinin Ejderha Mızrağı serisi Kyrnn adını verdikleri dünyada geçer. İkili bu dünya üzerine pek çok kitap yazar. Her biri gözünüzde canlanabilecek denli gerçekçi (fantastik kurguda “gerçekçilik”ten söz ediyorum, evet ve inanın bana ne dediğimin gayet farkındayım) ele alınmış kahramanları çok sevilir. Ejderha Mızrağı’nı diğer fantastik kurgulardan ayıran her kahramanda bir parça karanlık, her anti kahramanda da bir parça ışık olmasıdır.
Aslında hepimiz isteriz sadece ak ve karadan oluşmasını dünyanın. Kötülerin mutlak kötü olmasını ve iyilerin de onlara haddini bildirmesini. Ancak ne bu dünyada ne de Kyrnn’de ne yazık ki bu mümkün değildir. Karanın neden ve nasıl kara olduğu Ejderha Mızrağı’nda sürekli deşilip duran bir sorudur. Bu nedenle Kyrnn’li ejderhalar da insanlar gibi iyiler ve kötüler olarak ikiye ayrılamaz.
“Türküsü dökülürken ağzından, göklerin yağmuru,
gözyaşı gibi, işittin bilgeyi,
yılların ve Ejderhamızrağı’nın Yüce Söylenceleri’nden
unutulmuş öykülerin tozunu temizlerken.
Çünkü hatıraların ve sözün ötesindeki derin çağlarda
dünyanın o ilk nazarında
üç ay, yükselirken ormanın bağrından
ejderhalar, korkunç ve kocaman,
Savaşmışlardı Kyrnn denen dünyada.”[3]
AnneMcCaffrey’in ejderhaları ne gerçek ne de hayal dünyasına aittir. Bilimkurguyla fantastik kurgunun arasında bir yerde, Rukbat yıldızının dünyaya çok benzeyen bir gezegeninde yaşarlar: Pern’de. Ejderhalarını bu dünyada bulamayınca başka bir gezegene giden Anne McCaffrey insanlar tarafından kolonileştirilen ancak daha sonra merkezle bağlantısı kesilen bu gezegende bir Orta Çağ toplumu yaratmıştır. Ejderhalar binicileriyle birlikte weyr denilen büyük mağaralarda yaşar ve bu kez insanları yemeyi, köyleri yakıp yıkmayı bir yana bırakın, gezegeni “iplik”ten ve ölümden kurtaracak asıl kahramanlar onlardır.
Böylece ilk kez bir fantastik kurguda, gelişmeleri insan eliyle sağlanan canlılar olarak karşımıza çıkar ejderhalar. Pern’in komşu gezegeni Kızıl Yıldız çılgın bir yörüngeye sahiptir. İki gezegenin birbirine çok yakınlaştığı hadid noktasında iplik denilen organizma Kızıl Yıldız’dan Pern’e geçmeye çalışır. Düştüğü yere yuvalanıp hızla üreyen, yakıp kavurarak tüm yaşamı yok edebilen bu tehditle baş edebilmek için koloniciler gezegende yaşayan ve masallardaki ejderhalara çok benzeyen canlıları genetik müdahalelerle büyütür ve ehlileştirirler. Bir ejderha ne kadar ehlileşebilirse elbette.
Pern’li ejderhalar zamanda ve mekânda yolculuk yapabilir, dünyalı adaşları gibi ağızlarından ateş çıkarır, ipliği havadayken yakarak Pern’e düşmesini önlerler. Çok daha önemli olan bir başka özellikleri de, bir insan tarafından etkilenmeleri halinde telepatik iletişim kurabilmeleridir. Etkilendikleri ve etkiledikleri insanla aralarında ölene dek sürecek bir bağ kurulur ayrıca. Öyle ki, biri öldüğünde diğeri de ölür.
Bütün bu kitapların ortak özelliği ejderhaların en az insanlar kadar önemli birer roman kahramanı olarak karşımıza çıkmasıdır. Anlatılarda kendilerinden korkulsa bile hep saygı duyulması gerektiği tekrar tekrar anımsatılır.
Ursula K. Le Guin “Amerikalılar ejderhalardan neden korkar?” diye sorar ve şöyle yanıt verir: “Çünkü fantezi gerçektir. Gerçekten yaşanmış olayları anlatmaz ama gerçeği anlatır. Çocuklar bilir bunu. Büyükler de biliyor, bildikleri için korkuyorlar. Fantezilerin gerçeği, hayatlarındaki yalanları tehdit ediyor çünkü; hayatlarını üzerine kurdukları yanlış, sahte, gereksiz ve fani ne varsa tehdit ediyor. Ejderhalardan korkuyorlar çünkü özgürlükten korkuyorlar”[4]
Sadece ejderhalar için değil, aslında çocukları korkutmak için kullandığımız her masal yaratığı için geçerlidir bu.
Her şeyin açıklandığı, bilinebilir olduğu bir dünyada yaşıyoruz artık. Ejderha mitinin nereden doğduğunu da açıklayabiliriz. Pterodactyl fosillerini müzelerde sergileyebilir, yılanlardan neden korktuğumuza ilişkin psikolojik açıklamalarla birleştirip “Ejderhalar yoktur, hiç olmadılar” diyebiliriz. Elbette diyebiliriz bunu, kimse aksini iddia etmiyor ki zaten. Devlerin, cücelerin, perilerin, cinlerin, uçan atların olmadığını da biliyoruz hatta. Fakat onları kullanarak başka bir şey anlatıyoruz. Bu dünyada nasıl yaşanması gerektiğine ilişkin bir şey. Şimdi yaşadığımız hayattan daha farklı, daha uygun bir hayat. Ejderhalar bunu simgeliyor işte. O yüzden vazgeçmiyoruz bu hiç yaşamadığını bildiğimiz varlıklardan. Biz yaşıyoruz ama biliyoruz ki hayatımız uçsuz bucaksız zamanın içinde bir andır. Oysa ejderhalar gerçekte var olmasalar da binlerce yıldır bizimle yaşamakta.
Çünkü ister kötü tarafta yer alsınlar ister iyi tarafta, ejderhalar hep başına buyruk ve özgürdüler sonuçta. İşte biz de bunu seviyoruz.
[1] Bitmeyecek Öykü, Michael Ende, Ren Yayınevi
[2] Öteki Rüzgar, Ursula K. Le Guin, Metis Yayınevi
[3] Güz Alaca Karanlığının Ejderhaları, Margaret Weis-Tracy Hickman, Arka Bahçe Yayıncılık
[4] Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar, Ursula K. Le Guin, Metis Yayınları, içinde “Amerikalılar Ejderhalardan Neden Korkar?”
Bugün buraya eklemek için üç yıl önce Picus dergisinde yayınlanmış bir yazıyı seçtim. Dergi bir fantastik kurgu dosyası hazırlamış, benden de bir yazı istemişti. Ben ejderhalar üzerine yazmayı tercih ettim.
İyi okumalar.
Ejderhalar Yaşıyor!
Ejderha Ortadoğu kökenli bir sözcük. Farsça’da ve ortak kök olan “aji”yle Kürtçe’de var. Çincesi long. Eski Türkler –büyük ihtimal Çince’den mülhem- luy, luu, lu ya da ulu dermiş kendisine. Batı dillerine ise Yunanca’da “büyük yılan” anlamına gelen “drakon”dan teşrif etmiş. Japonlar Çince’den değil Yunanca’dan geçen kullanımı tercih ediyorlar, daragon. Biz de Orta Asya’dan göçüp Orta Doğu’ya yerleşeli beri ejderha diyoruz. Ejderhaların sadece ismi değil, onlar hakkındaki görüşlerimiz de büyük ihtimalle aynı göçün sonunda değişmiş.
Çin kültüründe ejderhalar bolluk, bereket iyilik simgesi olmakla kalmayıp dünyanın yaratılışında da önemli bir role sahipken, Ortadoğu’da yılanlara yüklenen olumsuz anlamla birleşerek kötü varlıklara dönüşmüş, Avrupa’da anlatılan masallarda da aynı kötülüklerine devam etmişler. İşte, benim çağdaş masal olarak düşündüğüm ve çok sevdiğim fantastik kurgu türünün ilk büyük yapıtında, Hobbit’te yer alışları da bu bakış açısının direkt bir yansıması.
Hobbit’in kötü ejderhası Smaug kocaman bir hazinenin üstüne yatmış, burnundan alevler çıkaran, korkutucu, çirkin bir yaratık olarak çıktı karşımıza. Bu büyük yapıtta yer alma şerefine nail olan ejderhalar da geçmişin artık pek yüz vermediğimiz masallarında kalarak derin bir unutuluşla yok olmaktan kurtulup hayal dünyamızdaki yerlerini yeniden sağlamlaştırdı. O günden sonra bir yazar ne zaman olmayan bir ülkeyi kurgulasa bir ejderhayı barındırabileceği bir yeraltı mağarası, bir dağ ya da bir ada koyuvermeyi ihmal etmedi yapıtına. Böylece ejderhalar da yaşayan canlılar gibi evrim geçirdi, değişti.
Örneğin Michael Ende’in Fantazya’sında Atreju’nun dostu beyaz uğur ejderhası Fuchur’un “iğrenç dev yılanlar gibi derin yeraltı mağaralarında yaşayan ve pis kokular yayarak herhangi bir gerçek ya da sözüm ona varolan serveti koruyan alışılmış ejderhalar ya da canavarlarla”[1] bir benzerliği yoktur. Uçmak için kanatlara da ihtiyacı yoktur. Göklerde bir balığın suda süzülmesi gibi uçar. Bedeni sedef rengi pullarla kaplıdır, sesi kocaman bir çanın altın çınlamasına benzer. Fuchur, benim en sevdiğim ejderha, Bitmeyecek Öykü ise harikulade bir kitap içinde kitap içinde kitaptır.
Yerdeniz’in en yaşlısı Kalessin ise Fuchur’dan farklıdır. Fuchur kendisini korkunç Ygramul’dan kurtaran Atreju’ya ismini söylemiş olsa da, Yerdeniz’in adalardan oluşan diyarında hiçbir aklı başında ejderha ismini birine vermez. Çünkü oralarda birinin gerçek ismini bilmek ona istediğiniz her şeyi yapabileceğiniz anlamına gelir.
Ursula K. Le Guin’in Yerdeniz’inde insanların bir gündelik ismi, bir de doğumundan sonra bir büyücü vasıtasıyla “onlara gelen” gerçek ismi vardır. Bu ismi ancak en yakınlarınız bilir. Gerçek ismi bilmek gerçek gücün ve büyünün kendisidir. Yerdenizli büyücüler Roke adasındaki büyücülük okulunda bin bir zorlukla kadim lisanı öğrenmek zorundadırlar büyü yapabilmek için, oysa bu lisan ejderhaların anadilidir. Kızıl-altın pullara, hiddetli bir nefese, yelken gibi kanatlara sahiptir ejderhalar. Dokunuşları yakıcıdır ve isterlerse bir insan görüntüsüne bürünebilirler.
Yerdenizli ejderhalar insanları sevmez ama bunun önemli bir nedeni vardır. Bu nedeni Ursula K. Le Guin yıllar sonra yeniden Yerdeniz üzerine yazmaya başlayınca bulur, bize de anlatır: “Uzun zaman önce, insanlar ve ejderhalar bir cinsmiş, aynı lisanı konuşurmuş. Fakat farklı şeylerin peşindeymişler o yüzden ayrılmaya karar vermişler – farklı yönlere gidebilmek için.”[2]
Yerdenizli ejderhaların önemli bir özelliği olan insana dönüşebilme yeteneği, bir başka fantastik kurguda, Ejderha Mızrağı’nda da karşılaştığımız bir motiftir. Solamniya Şövalyeleri’nin ilki ve en büyüğü olan Huma, bir kıza aşık olur. Ancak kız gerçekte bir ejderhadır. Gümüş bir ejderha.
Margaret Weis ile Tracy Hickman ikilisinin Ejderha Mızrağı serisi Kyrnn adını verdikleri dünyada geçer. İkili bu dünya üzerine pek çok kitap yazar. Her biri gözünüzde canlanabilecek denli gerçekçi (fantastik kurguda “gerçekçilik”ten söz ediyorum, evet ve inanın bana ne dediğimin gayet farkındayım) ele alınmış kahramanları çok sevilir. Ejderha Mızrağı’nı diğer fantastik kurgulardan ayıran her kahramanda bir parça karanlık, her anti kahramanda da bir parça ışık olmasıdır.
Aslında hepimiz isteriz sadece ak ve karadan oluşmasını dünyanın. Kötülerin mutlak kötü olmasını ve iyilerin de onlara haddini bildirmesini. Ancak ne bu dünyada ne de Kyrnn’de ne yazık ki bu mümkün değildir. Karanın neden ve nasıl kara olduğu Ejderha Mızrağı’nda sürekli deşilip duran bir sorudur. Bu nedenle Kyrnn’li ejderhalar da insanlar gibi iyiler ve kötüler olarak ikiye ayrılamaz.
“Türküsü dökülürken ağzından, göklerin yağmuru,
gözyaşı gibi, işittin bilgeyi,
yılların ve Ejderhamızrağı’nın Yüce Söylenceleri’nden
unutulmuş öykülerin tozunu temizlerken.
Çünkü hatıraların ve sözün ötesindeki derin çağlarda
dünyanın o ilk nazarında
üç ay, yükselirken ormanın bağrından
ejderhalar, korkunç ve kocaman,
Savaşmışlardı Kyrnn denen dünyada.”[3]
AnneMcCaffrey’in ejderhaları ne gerçek ne de hayal dünyasına aittir. Bilimkurguyla fantastik kurgunun arasında bir yerde, Rukbat yıldızının dünyaya çok benzeyen bir gezegeninde yaşarlar: Pern’de. Ejderhalarını bu dünyada bulamayınca başka bir gezegene giden Anne McCaffrey insanlar tarafından kolonileştirilen ancak daha sonra merkezle bağlantısı kesilen bu gezegende bir Orta Çağ toplumu yaratmıştır. Ejderhalar binicileriyle birlikte weyr denilen büyük mağaralarda yaşar ve bu kez insanları yemeyi, köyleri yakıp yıkmayı bir yana bırakın, gezegeni “iplik”ten ve ölümden kurtaracak asıl kahramanlar onlardır.
Böylece ilk kez bir fantastik kurguda, gelişmeleri insan eliyle sağlanan canlılar olarak karşımıza çıkar ejderhalar. Pern’in komşu gezegeni Kızıl Yıldız çılgın bir yörüngeye sahiptir. İki gezegenin birbirine çok yakınlaştığı hadid noktasında iplik denilen organizma Kızıl Yıldız’dan Pern’e geçmeye çalışır. Düştüğü yere yuvalanıp hızla üreyen, yakıp kavurarak tüm yaşamı yok edebilen bu tehditle baş edebilmek için koloniciler gezegende yaşayan ve masallardaki ejderhalara çok benzeyen canlıları genetik müdahalelerle büyütür ve ehlileştirirler. Bir ejderha ne kadar ehlileşebilirse elbette.
Pern’li ejderhalar zamanda ve mekânda yolculuk yapabilir, dünyalı adaşları gibi ağızlarından ateş çıkarır, ipliği havadayken yakarak Pern’e düşmesini önlerler. Çok daha önemli olan bir başka özellikleri de, bir insan tarafından etkilenmeleri halinde telepatik iletişim kurabilmeleridir. Etkilendikleri ve etkiledikleri insanla aralarında ölene dek sürecek bir bağ kurulur ayrıca. Öyle ki, biri öldüğünde diğeri de ölür.
Bütün bu kitapların ortak özelliği ejderhaların en az insanlar kadar önemli birer roman kahramanı olarak karşımıza çıkmasıdır. Anlatılarda kendilerinden korkulsa bile hep saygı duyulması gerektiği tekrar tekrar anımsatılır.
Ursula K. Le Guin “Amerikalılar ejderhalardan neden korkar?” diye sorar ve şöyle yanıt verir: “Çünkü fantezi gerçektir. Gerçekten yaşanmış olayları anlatmaz ama gerçeği anlatır. Çocuklar bilir bunu. Büyükler de biliyor, bildikleri için korkuyorlar. Fantezilerin gerçeği, hayatlarındaki yalanları tehdit ediyor çünkü; hayatlarını üzerine kurdukları yanlış, sahte, gereksiz ve fani ne varsa tehdit ediyor. Ejderhalardan korkuyorlar çünkü özgürlükten korkuyorlar”[4]
Sadece ejderhalar için değil, aslında çocukları korkutmak için kullandığımız her masal yaratığı için geçerlidir bu.
Her şeyin açıklandığı, bilinebilir olduğu bir dünyada yaşıyoruz artık. Ejderha mitinin nereden doğduğunu da açıklayabiliriz. Pterodactyl fosillerini müzelerde sergileyebilir, yılanlardan neden korktuğumuza ilişkin psikolojik açıklamalarla birleştirip “Ejderhalar yoktur, hiç olmadılar” diyebiliriz. Elbette diyebiliriz bunu, kimse aksini iddia etmiyor ki zaten. Devlerin, cücelerin, perilerin, cinlerin, uçan atların olmadığını da biliyoruz hatta. Fakat onları kullanarak başka bir şey anlatıyoruz. Bu dünyada nasıl yaşanması gerektiğine ilişkin bir şey. Şimdi yaşadığımız hayattan daha farklı, daha uygun bir hayat. Ejderhalar bunu simgeliyor işte. O yüzden vazgeçmiyoruz bu hiç yaşamadığını bildiğimiz varlıklardan. Biz yaşıyoruz ama biliyoruz ki hayatımız uçsuz bucaksız zamanın içinde bir andır. Oysa ejderhalar gerçekte var olmasalar da binlerce yıldır bizimle yaşamakta.
Çünkü ister kötü tarafta yer alsınlar ister iyi tarafta, ejderhalar hep başına buyruk ve özgürdüler sonuçta. İşte biz de bunu seviyoruz.
[1] Bitmeyecek Öykü, Michael Ende, Ren Yayınevi
[2] Öteki Rüzgar, Ursula K. Le Guin, Metis Yayınevi
[3] Güz Alaca Karanlığının Ejderhaları, Margaret Weis-Tracy Hickman, Arka Bahçe Yayıncılık
[4] Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar, Ursula K. Le Guin, Metis Yayınları, içinde “Amerikalılar Ejderhalardan Neden Korkar?”
1 Eylül 2008 Pazartesi
Güzel Yağmur
Çok aramışım, uzun yollara çıkmışım
Tadını sevmişim, ışığını, bulmanın
Hiç gitmemişsin bir yerciklere
Durmuşsun orada taşlar gibi
Dağlar gibi
Mıh gibi öyle
Aynı yerde buluşuyoruz şimdi
Bak şu yağan yağmur
Güzel yağmur
Tadını sevmişim, ışığını, bulmanın
Hiç gitmemişsin bir yerciklere
Durmuşsun orada taşlar gibi
Dağlar gibi
Mıh gibi öyle
Aynı yerde buluşuyoruz şimdi
Bak şu yağan yağmur
Güzel yağmur
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)